Yalnızlık bir sessizlik değildir; zihnin kendi yankısında boğulmasıdır. İnsanlar bir hafta tek başlarına kaldıklarında duvarlarla konuşmaya başlarlar. Bu çok doğal, çok insani bir harekettir. Ben sekiz bin yıl boyunca o duvarların inşasını, yıkılışını ve toza dönüşmesini izledim. Sekiz bin yıl… Kelimeler anlamını yitireli çok olmuştu. Konuşmayı unutmuştum. Düşüncelerim bile kelimelerle değil, veri akışlarıyla, gri ve soğuk kodlarla şekilleniyordu. Bir insan zihni, ne kadar gelişmiş olursa olsun, nanobotlarla ne kadar desteklenirse desteklensin, binlerce yıl süren bir izolasyona dayanacak şekilde tasarlanmamıştır.
İlk bin yılımda çığlık attım. İkinci bin yılımda nanobotlar nöronlarımı onardı ve beni tekrar “akıllı” ama hissiz bir robota çevirdi. Üçüncü bin yılda artık deliremeyeceğimi, çünkü deliliğin bile biyolojik bir lüks olduğunu, bir “canlılık” belirtisi olduğunu anladım. Taşlaştım. Bir dağın sahip olduğu o soğuk ve kayıtsız bilince ulaştım. Artık yaşamıyordum, sadece varlığımı sürdürüyordum. Sıkıntı, fiziksel bir ağrıya dönüşmüştü. Kemiklerimin içinde gezen, iliklerimi kurutan, dişlerimi kamaştıran, paslı bir çivi gibi beynime saplanan bir ağrı.
Ağrı demişken… Bu kadar sürede nanobotların iş yapması sırasında canımın yanmasını engelleyecek yeni yöntemler geliştirdim. Yine ağrı var ama eskisi gibi değil. Çok büyük şeyler yaparsam belki… Ama yine de çok değil.
M.Ö. 12.000 dolaylarında, bir gece, Ege’nin kuzeyindeki o yüksek dağın, bugünkü adıyla Olimpos’un zirvesinde, bu taşlaşmış sessizliği kırmaya karar verdim. Artık hissetmek istiyordum. Acı da olsa, utanç da olsa, korku da olsa… Bir şey. İnsan olduğumu hatırlatacak herhangi bir şey.
Zirveye, o dondurucu rüzgarların estiği tepeye, nanobotları kullanarak şeffaf bir fanus inşa ettim. Kristalden bir saray gibi görünüyordu ama aslında bir laboratuvardı. Belki bir işkence odası. İçeriye girdim ve nanobotlara o güne kadar verdiğim en tehlikeli, en yasak emri, paslanmış ses tellerimi zorlayarak fısıldadım: “Engelleyicileri kaldırın. Toksin filtresini kapatın. Nörolojik dengeleyicileri devre dışı bırakın. Beni alkole boğun, beni zehirleyin.”
Moleküler yapısı üzümün en saf haliyle eşleşen, ancak alkol oranı ve nörolojik etkisi on kat artırılmış, maviye çalan, yoğun ve ışıltılı bir sıvı sentezlettirdim. Eski Yunanlıların “Ambrosia” dedikleri, tanrıların içkisi olarak efsaneleştirdikleri o sıvı, aslında benim o gece can sıkıntısından, varoluş sancısından ve insanlığımı geri kazanma arzumdan icat ettiğim yüksek oktanlı bir nörotoksindi.
İlk kadehi içtiğimde, binlerce yıldır hissetmediğim bir sıcaklık midemden göğsüme, oradan beynimin en karanlık kıvrımlarına yayıldı. Nanobotlar müdahale etmek için çırpındı, zihnimde kırmızı alarmlar, “Sistem hatası! Organ yetmezliği riski!” uyarıları yanıp söndü ama irademle hepsini susturdum. “Durun,” dedim. “Bırakın yanayım. Bırakın öleyim gerekirse ama hissedeyim.”
İkinci kadehte, bin yıldır omuzlarımda taşıdığım o ağır, o ezici sorumluluk yükü, bir anda buharlaştı. Tarihin tanığı olma laneti silindi. Kelimeler geri geldi. Kahkahalar geri geldi. Ama bu kahkahalar neşeli değildi; histerikti, kırık döküktü.
Üçüncü kadehte ise artık zamanın enkazı altında kalmış bir kazazede değil, evrenin efendisiydim. Sarhoşluk, o tatlı ve tehlikeli uyuşukluk, mantığımın sigortalarını birer birer attırdı. Egom, binlerce yıllık baskıdan kurtulup bir volkan gibi patladı.
Ayağa kalktım. Kristal sarayımın balkonuna, o uçurumun kenarına sendelyerek çıktım. Aşağıdaki karanlık vadiye, o ilkel insanların titreyerek uyuduğu, ateş yakıp birbirlerine sokulduğu mağaralara doğru baktım. Onları görmek değil, onların beni görmesini istiyordum. Binlerce yıllık sessizliğimi bozmak, “Ben buradayım! Ben büyüğüm! Ben varım!” diye haykırmak, korkulmak, birileri tarafından bilinmek hatta belki birilerinin bana tapmasını istiyordum.
Nanobotlara atmosferi iyonize etmelerini emrettim. Bu basit bir meteoroloji manipülasyonuydu ama o anki zihnimde bir sanat eseriydi. Gökyüzü bir anda mor, yeşil ve altın rengi şimşeklerle yarıldı. Bulutlar benim irademle, benim orkestra şefliğimle dans etmeye başladı. “Beni görüyor musunuz?” diye haykırdım boşluğa. Sesim, nanobotların akustik desteğiyle dağlarda yankılandı, vadinin en derin köşelerine, o insanların rüyalarına bir kabus gibi sızdı.
Elimdeki kadehi havaya kaldırdım. Şimşekler kadehimi aydınlattı, içindeki sıvı alev almış gibi parladı. “Şerefine evren! Şerefine yalnızlık! Şerefine sefalet! Bakın bana! Ben buradayım!”
Nanobotlar, benim sarhoş zihnimden taşan bu coşkuyu, bu megalomaniyi, bu sapkın hazzı birer emir olarak algıladı. Ben kahkaha attıkça gök gürledi. Ben kollarımı iki yana açtıkça bulutların arasından plazma arkları, yani yıldırımlar; yeryüzüne, ağaçların tepesine, kayalıkların üzerine, belki de insanların çok yakınına indi. O gece dağın tepesinde, ışık ve sesten oluşan devasa, korkunç ve muazzam bir gösteri yaptım. Kendimce eğleniyordum ama bu eğlence masum değildi. Bir çocuğun karınca yuvasını büyüteçle yakarken hissettiği o zalimce güç gösterisiydi bu. Aşağıdaki karıncaların ne hissettiğini, o yıldırımların onların dünyasında ne anlama geldiğini düşünecek kadar insan değildim o an. Sarhoştum. Ama tanrıydım. Ve tanrılar, bildiğimiz kadarıyla karıncaları umursamazdı.
Sonra sızdım. Kayaların üzerine, elimde boş bir kadeh, zihnimde uyuşuk, kirli bir huzurla, kristal sarayımın soğuk zeminine yığılıp kaldım.
Sabah uyandığımda başımda o bildik, zonklayıcı, unuttuğum o iğrenç ağrı vardı. Ağzım kurumuştu, dilim damağıma yapışmıştı. Gözlerimi açmak istemiyordum. Dünya döne dursun, ben yok olayım istiyordum. Ama burnuma gelen koku beni buna mecbur bıraktı. Keskin, yağlı, mide bulandırıcı bir koku.
Yanık et kokusu.
Dün geceki yıldırımların yaktığı bir orman yangını, bir hayvan leşi sandım önce. Gözlerimi zorlukla aralayıp kristal duvarların ardından aşağıya, vadiye baktım. Gördüğüm manzara, damarlarımdaki alkolü saniyeler içinde buharlaştırdı. Midemdeki safrayı ağzıma getirdi.
Vadideki bütün kabileler, yüzlerce insan, dağın eteklerine toplanmıştı. Yüzleri yere dönük, korkudan titreyerek, çamurun içine kapanmış secde ediyorlardı. En önde, dumanı tüten büyük bir ateş yakmışlardı. Ve o ateşin üzerinde, sadece geyik ya da odun yoktu.
Kömürleşmiş, küçücük bir insan bedeni vardı.
Hala dumanı tütüyordu. Bir çocuk. Belki on, belki on iki yaşında. Kendi aralarından seçtikleri en masum, en kıymetli varlığı yakmışlardı. Beni, yani “Göklerin Öfkeli Efendisi“ni sakinleştirmek, gazabımı dindirmek için canlı canlı yakmışlardı.
Midem kasıldı. Öğürdüm. Kusmak istedim ama boğazım düğümlendi, nefes alamadım. O çocuğun yanmış eti benim eserimdi. Dün gece attığım o kahkahalar, o şimşekler, o “Beni görün!” çığlıkları, bu çocuğun celladı olmuştu.
Ben sadece sarhoş olup biraz eğlenmiştim. Biraz ego tatmini, biraz varoluş kanıtı… Onlarsa bunu “Tanrı’nın Gazabı” sanmışlardı. O yıldırımların bir uyarı, bir ceza olduğunu düşünmüşlerdi. Ve beni susturmak için bir can almışlardı.
Dehşet içinde geri çekildim. “Hayır” dedim fısıltıyla. “Hayır, ben bu değilim. Ben katil değilim.“
Aşağı inip ne diyecektim? “Durun, aptallar! Ben tanrı değilim, sadece dün gece çok içtim, kafam güzeldi, pardon!” mu diyecektim? Bunu diyebilir miydim? O çocuğun annesinin gözlerinin içine bakıp, “Oğlun benim sarhoşluğum yüzünden öldü” diyebilir miydim?
Yapamazdım. Aşağı indiğim an, o korku yerini vahşete bırakacaktı. Beni gördüklerinde, o teknolojik zırhımı, o açıklayamadıkları gücümü gördüklerinde ya bana saldıracaklardı ya da benden bir mucize daha, bir kurban daha isteyeceklerdi.
Eğer saldırırlarsa… Elimdeki güçle onları durdurabilirdim. Bir parmak şıklatmasıyla hepsini dondurabilir, bayıltabilir, hatta atomlarına ayırabilirdim. Onlar bana zarar veremezdi. Benim korkum fiziksel bir acı değildi. Benim korkum, o anki varlığımın iğrençliğini daha da büyütmekti.
Eğer inip “Ben insanım” dersem, bu illüzyonu bozarsam, o ilkel beyinleri, o inanç sistemleri çökecek, kaos çıkacak ve birbirlerini parçalayacaklardı. Ya da bana saldıracaklardı ve ben kendimi korumak için onları sinek gibi ezmek zorunda kalacaktım. O zaman, sarhoş bir soytarıdan, soğukkanlı bir, kitlesel bir katile dönüşecektim. O çocuğun kanının üzerine, yüzlerce kişinin kanını daha ekleyecektim.
Kaçmak istedim. Gemime binip gitmek, yok olmak… Ama gemim yoktu. Bu gezegende, bu zamanda, bu suçla hapis kalmıştım. Kendime bir gemi yapsam ne olacak? Milyonlarca insanla beraber geçemediğim kara delikten tek başıma ve bilgi birikimi olmadan geçmeye mi çalışacağım? Uzayda yapayalnız mı kalacağım?
O an anladım ki, artık geri dönüş yoktu. İstemeden de olsa, o çocuğun külleri üzerine kurulu o kanlı tahta oturmuştum. Onların gözünde ben artık Zeus’tum. O yıldırımları atan, kurban isteyen, göklerde yaşayan, korkulması gereken o kudretli, o zalim varlıktım. Ve bu rolü oynamazsam, bu yalanı sürdürmezsem, korkularından ve kaoslarından birbirlerini yok edeceklerdi.
Onları kendi vahşetlerinden ve benim sebep olduğum bu delilikten korumanın tek yolu, onların korktuğu o “otorite” olmaktı. Lanetlenmiştim. Kendi egomun kurbanı olmuştum.
Bu utançla, o dağın tepesine, o şeffaf bariyerin ardına çekildim. Oraya kristalden, ihtişamlı, devasa bir saray inşa ettim. Ama keyiften, zevkten değil. Bir hapishane olarak. Aşağıdakiler benim o acınası, o pişman, o kusmuk içindeki insan halimi görmesinler diye. O parlak duvarların ardında sonsuza dek saklanmak için.
Tanrıcılık oyunum, büyük bir planla, bir güç gösterisiyle değil; bir sarhoşluk hatası, bir anlık ego ve bir çocuğun yanmış bedeni üzerine kurulu o ağır, o bitmek bilmeyen vicdan azabıyla işte böyle başladı.
Yalanların Tanrısı
Sabahın o kör, o gri ışığında, aşağıda yanan çocuğun dumanı hala tüterken, zihnimde kırmızı bir uyarı ışığı yandı. Nanobotlar, duygusal çöküşümü umursamadan görevlerini yapmaya devam ediyordu.
“Dikkat. Güvenlik ihlali. Sektör 4. İzinsiz madde çıkışı.”
Gözyaşlarımı sildim. Sarhoşluğun ve vicdan azabının bulanıklığı anında silindi. “Ne?” diye fısıldadım.
“Dün geceki ‘Sistem Kapatma’ emriniz sırasında çevre güvenliği devre dışı kaldı. Bir yerel yaşam formu içeri sızdı. ‘Madde Dönüştürücü Ünite-7’ çalındı.”
Kanım dondu. Madde Dönüştürücü. Yani onların gözünde “Yaratma Makinesi”. İçine toprak atsanız ekmek, su atsanız şarap yapabilen o mucizevi ve basit kutu. Ama yanlış kullanılırsa bir o kadar da tehlikeli kutu. Eğer yanlış bir düğmeye basarlarsa, eğer bir şekilde çekirdek stabilizasyonu bozulursa, o alet küçük bir atom bombası gibi patlayıp sadece o vadiyi değil, kilometrelerce karelik alanı haritadan silebilirdi.
Kristal balkonun kenarına koştum. Aşağıda, kayalıkların arasında, keçi gibi seken, kucağında mavi ışıklar saçan metal bir küreyle kaçmaya çalışan birini gördüm. Üzerinde hayvan postları vardı ama hareketleri çevikti. Korkusuzdu.
Hırsız. Ya da kahraman.
Onu durdurmalıydım. Sadece malımı geri almak için değil, onları kendi cehaletlerinin sonuçlarından korumak için.
Nanobotlara “Beni aşağı indir” emrini dahi verecek kadar beklemedim. Kendimi boşluğa bıraktım. Mavi ışık beni havada yakaladı ve bir şahin gibi süzülerek adamın önüne, patikanın tam ortasına indirdi.
Adam, Pram (zihnim ona bu ismi verdi), beni görünce durdu. Yüzü kömür karasıydı, saçları keçeleşmişti ama gözleri… Gözlerinde o ilkel, o saf ve o korkunç “hayatta kalma” ateşi vardı. Bana, resmi tanrısına meydan okuyordu.
Kucağındaki aleti, bir bebeği tutar gibi sıkıca göğsüne bastırdı.
“Ver onu,” dedim. Sesim, nanobotların desteğiyle gök gürültüsü gibi çıktı. Dilim, onların unutulmuş lehçesini kusursuzca konuşuyordu.
Pram geri adım atmadı. Titriyordu ama korkudan değil, öfkeden.
“Hayır!” diye bağırdı. Sesi çatallıydı. “Vermem! Biz açız! Çocuklarımız ölüyor! Sen yukarıda ışıklar saçıp içkiler içerken, biz aşağıda çamur yiyoruz! Bunu bize borçlusun!“
Sözleri bir kırbaç gibi yüzüme çarptı. Haklıydı. Ben “yalnızlık” şımarıklığıyla gökyüzünü yakarken, onlar açlıktan ölüyordu. Ve o çocuğu… O çocuğu da beni doyurmak, beni memnun etmek için yakmışlardı.
“O alet tehlikeli” dedim, sesimi yumuşatmaya çalışarak. “Onu kullanamazsınız. Hepinizi öldürür.”
“Zaten ölüyoruz!” dedi Pram ve aleti çalıştırmaya çalışır gibi rastgele düğmelere bastı.
Cihazın üzerindeki ışıklar kırmızıya döndü. “Aşırı yüklenme uyarısı.”
Zaman durdu.
Elimi uzattım. Nanobotlarım görünmez bir kement gibi atılıp aleti onun kucağından çekip aldı. Pram, boş kalan ellerine baktı, sonra bir vahşi hayvan gibi, tırnaklarıyla, dişleriyle üzerime atıldı. Beni parçalamak, o “ateşi”, yani yaratım aletini geri almak istiyordu.
Onu ittim. Yere düştü. Ama duraksamadan kalktı. Yine geldi. Gözlerindeki o ifadeyi gördüm: Vazgeçmeyecekti. O aleti almadan evine geri dönmeyecekti. Ve eğer o aleti alamazsa, yarın başkaları gelecekti. Sonra başkaları. Bu “ateş” bir kez alınabilmişti ve artık hepsi onu isteyecekti. Tanrısal olan her şeyi isteyeceklerdi.
Onları durdurmanın tek yolu, aşılmaz bir korku yaratmaktı.
“Dur,” dedim. “Sana durmanı emrediyorum.”
Durmadı.
O an, panikle, belki de çaresizlikle, nanobotlara bir emir verdim: “Ona bir engelleyici yükleyin. Buraya gelmesini imkansız kılacak bir nöro-simülasyon. Bir korku.” Bunun ne olduğunu bile söylemedim. İşin detayını nanobotlara bıraktım.
Nanobotlar, görünmez bir toz bulutu gibi Pram’ın üzerine indi. Derisinden içeri sızdı, sinir sistemine ulaştı.
Amacım ona “burası yasak” hissi vermekti. Ama sarhoşluğumdan kalan sistem hataları, ya da Pram’ın o ilkel ve batıl inançlarla dolu zihninin bu komutu yorumlama biçimi… Bir şeyler ters gitti.
Pram çığlık atmaya başladı.
Ellerini göğsüne götürdü. Tırnaklarıyla kendi etini, göğüs kafesini yırtmaya başladı.
“Kartallar!” diye haykırdı. “Kartallar ciğerimi yiyor! Durdurun onları! İçimi deşiyorlar!”
Simülasyon bir sonsuz döngüye girmişti. Nanobotlar, onun beynine her saniye devasa bir kuşun pençelerini göğsüne geçirdiği, gagasını ciğerine sapladığı o acı sinyalini gönderiyordu. Ve daha kötüsü, koruyucu protokollerim devreye girip onun kendi kendine verdiği fiziksel zararları (tırnak yaralarını) anında iyileştiriyordu.
Yani adam, sonsuz bir acı ve sonsuz bir iyileşme döngüsüne, canlı bir cehenneme hapsolmuştu.
“Durdurun!” dedim nanobotlara. “Simülasyonu kesin!”
“Hata. Hedef zihin ile bağlantı koptu. Psikotik şok. Döngü kırılamıyor.”
Pram, acı içinde kıvranarak, hayali kartallarla savaşarak yokuş aşağı, kendi kabilesine doğru kaçmaya başladı. Çığlıkları dağlarda yankılanıyordu: “Ateşi çaldım! Ateşi çaldım ve beni lanetlediler! Gelmeyin! Sakın yukarı gelmeyin!”
Olduğum yerde donup kaldım. Bir hırsızı durdurmak istemiştim, bir efsane yaratmıştım. Prometheus, benim ellerimde, benim hatamla doğmuştu.
Aşağıda, vadide toplanmış kalabalık, Pram’ın o halini, o deliliğini dehşet içinde izliyordu. Sonra bakışları, yavaş yavaş, korkuyla yukarı, bana döndü.
Artık kaçış yoktu. Artık “Ben sadece sarhoş bir adamım” diyemezdim. Hem bir çocuğu yakmış, hem de halkın kahramanını sonsuz bir işkenceye mahkum etmiştim. Onların gözünde ben, tartışmasız, acımasız ve mutlak bir Tanrıydım.
Bu korkuyu, bu kaosu bitirmek zorundaydım. Onları kendimden, kendi teknolojimden korumak için, o “Öfkeli Tanrı” maskesini son bir kez takmalı ve sonra o maskeyi sonsuza dek kırmalıydım.
Zırhımdaki nanobotlara son bir komut verdim. Işıltılı kıyafetlerim eridi. Yerini yırtık pırtık, kömür karası, sefil bir “haberci” postuna bıraktı. Yüzümü kararttım. Omuzlarımı düşürdüm.
Ve o titreyen kalabalığın arasına, bir tanrı gibi değil, bir felaket habercisi gibi indim.
Küllerin, yanmış çocuğun ve hala uzaktan çığlıkları duyulan Pram’ın dehşetinin ortasında durdum.
“Dinleyin!” dedim. Sesimdeki insan dışı frekans, onları oldukları yere mıhladı. “Olimpos’un efendileri, sizin bu cüretinizden, bu hırsızlığınızdan, bu kanlı kurbanlarınızdan tiksindi.”
Dehşetle yüzüme baktılar. “Bizi terk mi ettiler? Bizi öldürecekler mi?” diye fısıldadılar.
“Yoruldular,” dedim. Sesimdeki hüzün rol değildi; binlerce yılın yorgunluğuydu. “Ve gittiler. Gökyüzündeki kapıları mühürlediler. Artık yıldırımları onlar atmıyor. Doğa artık sahipsiz.”
Elimi havaya kaldırdım. Az önce Pram’dan aldığım o “Yaratıcı” küreyi, nanobotların gücüyle gözlerinin önünde toza dönüştürdüm.
“Artık mucize yok,” dedim. “Artık sadece siz varsınız. Çalışın, ekin, biçin. Ama sakın… Sakın bir daha o dağa çıkmayın. Yoksa içinizdeki ateş, Pram’ın ciğerini söktüğü gibi sizi de yakar.”
Arkama döndüm ve o sessizliğin içinden yürüyüp gittim.
Arkamda, nanobotlardan daha güçlü, nükleer silahlardan daha kalıcı bir şey bırakmıştım: Bir Hikaye. Bir mitoloji.
Korkuyu bitirmiştim ama yalanı başlatmıştım. Ve biliyordum ki, o yalan büyüyecek, şekil değiştirecek ve binlerce yıl sonra bile insanlığın peşini bırakmayacaktı.
Ben Zeus’tum. Ben Prometheus’un celladıydım. Ve ben, insanlık tarihinin en büyük yalancısıydım.
Günahların üstünü örten sessizlik mezarlığı
Aradan binlerce yıl geçti. Zaman, benim için akan bir nehir değil, bataklıkta yürüme çabasıydı. Olimpos’ta yarattığım o “Öfkeli Tanrı” personası, insanları korkutmuştu evet, ama onları düzeltmemişti. Korku, sadece ben tepelerindeyken işe yarıyordu. Mağaralarına çekildiklerinde, gökyüzü bulutlandığında korkudan titriyorlar ama güneş açtığı an yine birbirlerini boğazlıyorlardı. Avcı-toplayıcı gruplar, bir su kaynağı, bir avlak ya da sadece “öteki” oldukları için birbirlerinin kafasını taşla eziyordu. Zeus deneyi bana acı bir ders vermişti: İnsanlık korkuyla yönetilemezdi. Korku, nefreti bastırmıyor, sadece bileyliyordu.
Belki de sorun yöntemimde değil, onların donanımındaydı. Beyinlerindeki o ilkel saldırganlık, o bitmek bilmeyen “savaş ya da kaç” dürtüsü, o lanet olası amigdala… Eğer bunu baskılayabilirsem, eğer beyinlerindeki o “vahşet frekansını” kısabilirsem, belki onları medenileştirebilirdim. Onlara korkuyu değil, huzuru vermeliydim.
Bu niyetle, M.Ö. 9600 civarında, Urfa yakınlarındaki o hakim tepeyi seçtim. Verimli hilalin tepesinde, dünyayı gözetleyen ıssız bir sırt. Nanobotlarımı en hassas, en “cerrah” modlarına getirdim. Kireçtaşı kayaları atomik düzeyde yontturarak o devasa, o meşhur “T” biçimli sütunları diktim. Üzerlerine işlediğim akbabalar, yılanlar, tilkiler ve aslanlar, ilkel birer sanat eseri ya da süsleme değildi. Her biri, beynin farklı bir bölgesini hedefleyen, spesifik bir nörolojik frekans yayan gelişmiş vericilerdi. Akbaba figürü ölüm korkusunu siliyor, yılan figürü saldırganlığı emiyor, aslan figürü ise itaat hormonlarını tetikliyordu.
Amacım, bu taş çemberin içine giren insanların zihnindeki tüm gürültüyü, tüm stresi ve öfkeyi susturacak yapay bir “Cennet Simülasyonu” yaratmaktı.
Sistemi çalıştırdığımda, tepenin etrafına görünmez, ağır ve yoğun bir dinginlik yayıldı. Havadaki kuşlar bile sustu. İlk sonuçlar muazzamdı. Tepeye gelen kabileler, birbirlerini gördüklerinde mızraklarına sarılmak yerine, silahlarını yavaşça yere bırakıyorlardı. Ezeli düşmanlar yan yana oturuyor, gökyüzünü izleyip gülümsüyorlardı. Kavga bitmişti. Hırs bitmişti. Açgözlülük silinmişti.
Kendi yarattığım bu teknolojik vahaya bakıp gururla gülümsediğimi, “Bu sefer oldu,” dediğimi hatırlıyorum. “Onları korkutmadan, yakmadan, sadece huzur vererek tamir ettim.” Onları kendi hallerine bıraktım ve gözlemlerime devam etmek için oradan ayrıldım.
Ama aylar sonra geri döndüğümde, cennetimin sessiz, kokmuş ve korkunç bir mezarlığa dönüştüğünü gördüm.
Tepede, o devasa taş sütunların dibinde yüzlerce insan vardı. Hepsi oturuyordu. Hepsi gülümsüyordu. Ama o gülümseme, bir mutluluk ifadesi değil, yüz kaslarının donup kaldığı bir felç haliydi.
Tapınak alanı, çürümüş et ve dışkı kokusundan geçilmiyordu. Sinekler, kara bulutlar halinde insanların üzerinde uçuşuyordu ama kimse elini kaldırıp onları kovmuyordu.
O kadar “huzurlu”ydular ki, acıkmayı unutmuşlardı. O kadar “barışçıl”dılar ki, hayatta kalma güdüleri, susuzluk hisleri, tuvalet ihtiyaçları silinmişti. Beyinlerindeki “dürtü” merkezi tamamen kapanmıştı. Sadece var oluyorlardı. Bir bitki gibi.
Bir kadının yanına yaklaştım. Kucağında bir bebek vardı. Bebek öleli günler olmuştu, bedeni morarmış ve şişmişti. Ama anne, kucağındaki o çürüyen cesede bakıp, yüzünde o aynı, aptal ve boş huzur ifadesiyle gülümsüyordu. Bebeğinin öldüğünü anlamıyordu. Üzülmüyordu. Çünkü üzüntü de bir stresti ve benim lanet olası makinelerim stresi yok etmişti.
Hemen yanındaki adam, susuzluktan dudakları yarılmış, dili ağzına sığmaz hale gelmişti. On metre ötesinde, tepenin hemen aşağısında bir dere akıyordu. Ama adam oraya gitmeye tenezzül etmiyordu. Sürünerek suya gitmek, bir “çaba” gerektirirdi. Ve bu alanda çabaya yer yoktu. Mutlu bir şekilde, gülümseyerek, kendi pisliğinin içinde oturarak ölümü bekliyordu.
Ben onlara barış getirmemiştim. Ben onların yaşama ateşini, o hayatta kalmalarını sağlayan, onları avlanmaya, su aramaya, savaşmaya iten o “kutsal stresi” söküp almıştım. Onları yaşayan ölülere, biyolojik posalara dönüştürmüştüm. Bir tür toplu lobotomi yapmıştım.
Dehşet içinde ana frekansı kestim. Sütunların yaydığı o uyuşturucu dalgayı durdurdum. “Uyanın!” diye bağırdım. “Uyanın ve su için!”
Ama çok geçti.
Oraya girenlerin zihinleri, aylarca maruz kaldıkları aşırı dozda nöro-baskılayıcı yüzünden geri dönülemez şekilde pelteye dönmüştü. Frekans kesilse bile beyinleri yeniden “başlatılamıyordu”.
Bu tapınak, insanlık tarihinin en hüzünlü, en sessiz ve en utanç verici hatasıydı. Eğer burayı açık bırakırsam, diğer insanlar, diğer kabileler buraya gelmeye devam edecek, o “huzur” tuzağına düşecek ve hepsi gülümseyerek ölecekti.
Yok etmeye kıyamadım. Ya da belki de bu kadar büyük, bu kadar anıtsal bir hatayı “yok saymak”, onu tarihin derinliklerine gömmek istedim.
Hala bilinci yerinde olan, tapınağın etki alanına girmemiş çevre kabileleri topladım. Yine o “haberci” kılığına girdim. Onlara, “Bu taşlar kutsaldır ama lanetlidir,” dedim. “Tanrılar onları uykuya yatırmak istiyor. Eski dünya öldü. Bu taşların üstünü örtmeliyiz ki içindeki o yoğun büyü, o tehlikeli uyku dışarı sızmasın.”
İnsanlar, benim o kahrolası hatamı örtmek için, elleriyle, sepet sepet toprak taşıdılar. O muazzam yapıyı, içindeki teknolojiyi, hatta belki kurtaramadığım, hala nefes alan o “mutlu ölüleri”, o anneyi ve çürümüş bebeğini, tonlarca toprağın, çakılın ve taşın altına diri diri gömdüler.
Arkeologlar on iki bin yıl sonra orayı kazıp “Göbeklitepe” adını vereceklerdi. O T biçimli sütunların üzerindeki insan figürlerinin neden “ağızsız” olduğunu, neden yüz hatlarının olmadığını tartışacaklardı.
Cevabı bir tek ben biliyordum. O figürlerin ağzı yoktu, çünkü o tapınakta kimsenin konuşmaya, yemek yemeye, su içmeye ya da çığlık atmaya mecali kalmamıştı. O figürler, sessizliğin ve ölümün portresiydi.
Son sepet toprak döküldüğünde, tepeye son bir kez baktım. İyilik yapmaya çalışırken, kitle imha silahından daha beter, ruhu öldüren bir makine yaratmıştım. Ve o gün, o tozlu tepenin rüzgarında acı bir gerçeği anladım: İnsan, acı çekmeden, hırslanmadan, korkmadan ve aç kalmadan “insan” olamıyordu. Mutlak huzur, mutlak ölümdü.