Nano Tanrılar

Tanrısıyla Yüzleşenin İnisiyatifi Kalmamıştır

BİRİNCİ BÖLÜM: OLAY UFKU

Kara deliğin olay ufkunu geçmek, filmlerde anlatılan o ışıklı, spiritüel tünellere hiç benzemiyordu.

Daha çok, varlığınızın atomlarına kadar sökülüp, evrenin en beceriksiz kasabı tarafından, kör bir bıçakla ve yanlış bir sırayla yeniden dikilmesi gibiydi. Acı, derinizde veya kemiklerinizde değil, varlığınızın çekirdeğindeydi. Daha önce sahip olduğunuzu bile bilmediğiniz organlarınızın, ruhunuzun en dip köşelerinin çığlık attığını hissediyordunuz.

Bu ağrı, geçişten sonraki üç gün boyunca geçmedi. Vücudumun her yerinde, nanobotların bile ulaşamadığı o derinliklerde, asitli bir tortu gibi asılı kaldı.

“Biraz başım döndü”, “midem bulandı” gibi naif şikayetlerle bir kara delikten çıkamazsınız. Evren sizi çiğner, tadınıza bakar ve beğenmeyip tükürür.

Bütün koloni hep birlikte o karanlık deliğin içine girerken, simülasyonlarda milyonlarca kez ölmüş ve yeniden doğmuştuk. Ama evrenin matematiği, insanın umudunu her zaman yener. Kırk üç milyonda bir yanılma payın varsa, o büyük ikramiye gelip birine vurur.

O talihli (!) kişi de ben oldum.

Motorlar sustuğunda, uzayın o sağır edici sessizliğiyle baş başa kaldım. Göstergelerim çıldırmıştı. Uzayda karşımda, tanıdık ama bir o kadar da yabancı, masmavi bir gezegen duruyordu. Atmosfere girdiğim an, dışarıdaki sessizlik yerini metalin çığlıklarına bıraktı. Gemim, yılların emeği o narin gövde, sürtünmenin etkisiyle cayır cayır yanıyordu.

Fırlatma koltuğunun devreye girdiğini, beni o alev topunun içinden bir şampanya mantarı gibi fırlatıp attığını hayal meyal hatırlıyorum. Sonra yerçekimi beni kucakladı. Sert, acımasız ve ölümcül bir kucaklayıştı bu.

Yere çarpışım, bir düşüşten ziyade, biyolojik bir patlamaydı.

Kemiklerimin çatırtısı, bilincimin kapandığı son andı. Sonrası… Sonrası rüyasız bir karanlık değil, kırmızı bir kabustu.

Bilincim gidip geliyordu ama acı sabitti. Yanıyordum. Sadece dışarıdan değil, içeriden de yanıyordum.

Ağzımda paslı demir ve yoğun kan tadı vardı. Her nefes alışımda ciğerlerime dolan o yanık plastik ve kavrulmuş et kokusu, midemi bulandırıyordu. Ama kusamıyordum. Çünkü vücudum bana ait değildi.

Vücudum işgal altındaydı.

Damarlarımın içinde milyonlarca, milyarlarca minik ayak sesini hissediyordum. Nanobotlar… O mikroskobik tamirciler, o an dostum değil, bedenimi istila etmiş birer işkenceciydi. Kırılan uyluk kemiğimi yerine oturtmak için kaslarımı içeriden çekiştiriyorlardı. Parçalanmış dalağımı dikmek için hücrelerimi yakıp birbirine kaynatıyorlardı. Sinir uçlarım, bu “onarım” faaliyeti sırasında bana havai fişek gösterisi yaşatıyordu.

Onlara “durun” demek istedim. “Bırakın öleyim, bu acıyı çekmektense yok olayım” diye bağırmak istedim. Ama ses tellerim kopmuştu ve nanobotlar onları yeniden örüyordu. Boğazımdan sadece boğuk bir hırıltı ve kanlı bir köpük çıktı.

Beni zorla yaşattılar. Rızam dışında, hücre hücre, acı çektirerek beni yeniden inşa ettiler.

Tamamen kendime geldiğimde, güneş tepedeydi. Yabancı bir güneş, yabancı bir gökyüzü.

Yerde, çamurun ve külün içinde yatıyordum. Üzerimdeki kıyafetler parçalanmıştı. Çıplak tenim, nemli ve buz gibi toprağa değiyordu. Hava soğuktu. Keskin, bıçak gibi bir soğuk ciğerlerimi doğruyordu.

Kalkmaya çalıştım ama başaramadım. Vücudum yenilenmişti ama zihnim bu travmayı henüz atlatamamıştı. Etrafımda vızıldayan, daha önce hiç görmediğim büyüklükte, zırhlı sinekler uçuşuyordu. Biri omzuma kondu. İğnesini batırmaya çalıştı.

O anda tenimde görünmez bir titreşim oldu. Nanobot kalkanı… Sinek, havada asılı kalan mavi bir kıvılcımla “çıt” diye patlayıp kül oldu.

Sadece sinekler değil… Çalıların arasından hırıltılı bir ses geldi. Başımı zorlukla çevirdim. İri, kürklü, dişleri dışarı taşmış devasa bir kedi -bir mağara aslanı ya da soyu tükenmekte olan bir Homotherium- bana doğru yaklaşıyordu. Gözlerinde açlık vardı. Savunmasız bir et yığını görüyordu.

Üzerime atladı.

Havada dondu.

Vücudumdan yayılan mavi koruma alanı, hayvanın biyolojik yapısını saniyeler içinde bozdu. Dev kedi, bana değemeden, acı bir viyaklamayla geriye savruldu. Sinir sistemi şoka girmişti. Kendi ekseni etrafında dönerek, dengesini kaybetmiş bir sarhoş gibi çalılara doğru kaçtı.

Bu iki nanobot hareketi bana ait nanobotlar her çalıştığında olduğu gibi canımı yaktı. Ben neredeyse bir tanrıyım ama mucize yaratınca canı yanan bir tanrı…

Güvendeydim. Ama bu güven, soğuk ve mekanikti. Çamurun içindeydim. Titriyordum. Böcekler, vahşi hayvanlar, dondurucu rüzgar… Burası bir cennet değil, ilkel bir cehennemdi.

“Neden?” diye fısıldadım çatlak dudaklarımla. “Neden bu çamurun içinde yatıyorum? Bütün kolonimle beraber yepyeni bir galaksiye gitmek varken? Ben bir tanrının gücüne sahibim, neden bir solucan gibi sürünüyorum?”

Bu sefaleti çekmek zorunda değildim. Bu ilkel dünyaya teslim olmak zorunda değildim. Zihnimdeki o “keyfine düşkün” taraf, hayatta kalma içgüdüsünü ezip geçti. Bir başkaldırıydı bu. Doğaya karşı bir nanoteknolojik isyandı.

Nanobotlara zihnimden sert bir emir gönderdim: “Bana bir yer yap. Hemen.”

Topraktaki silisyum, havadaki karbon, yerdeki taşlar… Atomik düzeyde söküldüler. Mavi bir ışık hüzmesi, etrafımdaki çamuru ve pisliği itti. Benim için yerden yükselen, vücut ısımı ve duruşumu algılayıp şekil değiştiren, jel tabanlı, fütüristik bir koltuk, adeta bir taht gibi belirdi.

Çamurun içinden kalktım ve o pürüzsüz, sıcak, yumuşak yüzeye kendimi bıraktım. Koltuk, sırtımın şeklini aldı. Isıtıcılar devreye girdi. Etrafımda görünmez, hava geçiren ama böcekleri ve soğuğu tutan bir kubbe oluştu.

Tüm bunlar nanobotlar tarafından yapılırken elbette yine canım yandı. Az yandı ama yandı. Elde ettiğim bu konfor o acıya değerdi.

Dışarıda rüzgar uluyor, vahşi hayvanlar birbirini parçalıyordu. Bense, bilinmeyen bir gezegenin sahilinde, arkama yaslanmış, vücudumdaki ağrıların yavaş yavaş sönmesini bekliyordum.

Cehennemin ortasında, sadece bana ait, bencil ve teknolojik bir sığınaktı bu.

Zaman kavramı eriyip gitmişti. Ne kadar süre o koltukta yattım? Günler? Haftalar?

Nanobotlar beni hücresel düzeyde besliyordu. Açlık hissetmiyordum. Ama bir gün, damağımda bir kuruluk hissettim. Besin değil, tok durmak değil, tat istiyordum. Çiğnemek, yutmak, bir şeyin dokusunu dilimde hissetmek… Bu biyolojik bir ihtiyaçtan ziyade, insan olduğumu hatırlama çabasıydı.

Mavi ışığı aktive ettim. Yerden on metre kadar yükselip, ormanın derinliklerine, kıyıdan seksen kilometre kadar içeriye süzüldüm. Aşağıda, geniş yapraklı bitkilerin arasında salkım salkım sarkan meyveler gördüm. Üzüme benziyorlardı ama daha vahşi, daha koyu renkliydiler.

Alçaldım. Bir tanesini koparıp ağzıma attım.

Tadı kekremsiydi. Ekşi, vahşi ve tokat gibi çarpan bir tadı vardı. Dişlerimi kamaştırdı. Nanobotlar bu “rahatsızlığı” gidermek için devreye girmek istedi ama zihinsel bir komutla onları durdurdum. “Hayır,” dedim. “Bırakın kamaşsın. Bırakın yansın.” O ekşilik, yaşadığımı hissettirmişti.

Tam o sırada elime bir şey kondu.

Kırmızı kanatlarının üzerinde nizami siyah noktalar olan küçük bir böcek.

Bir uğur böceği.

Nefesim kesildi. Gözlerimi böceğe diktim. Çocukluğumda kuzenimin söylediği uğur böcekli şarkı zihnimde yankılandı, ama dudaklarımdan dökülmedi. Çünkü bu an, nostaljik değil, bilimsel bir şok anıydı.

Evrenin sonsuz olasılıkları içinde, başka bir gezegende, Dünya’daki Coccinella septempunctata ile birebir aynı morfolojiye, aynı benek dizilimine sahip bir canlının evrimleşme ihtimali neydi?

Sıfır.

Böcek parmağımın ucundan havalanıp uçtu.

Duygusal beynim “Evindesin Cemal!” diye bağırırken, rasyonel beynim, o soğuk bilim adamı tarafım devreye girdi. “Saçmalama,” dedi. “Kanıtla.”

Hemen zihnimdeki arayüzü açtım. Gözlerimin önünde veriler akmaya başladı.

“Yerçekimi ivmesini ölç,” dedim sessizce.

Sonuç: 9.807 m/s².

Dünya standardı.

“Atmosfer analizi yap. Azot oranı?”

Sonuç: %78.09 Azot, %20.95 Oksijen, %0.93 Argon.

Dünya standardı.

“Güneş’in spektral analizi?”

Sonuç: G2V sınıfı sarı cüce yıldız. Yüzey sıcaklığı 5778 Kelvin.

Bizim Güneşimiz.

Başım döndü. Rakamlar yalan söylemezdi. Burası Dünya’ydı. Karadelik beni evrenin bir ucuna fırlatmamış, başladığım yere, evime geri kusmuştu.

Ama bir sorun vardı. Aşağı baktım. Etrafta ne bir bina, ne bir uçak izi, ne de bir plastik atık vardı. Medeniyet… Yoktu.

Cevabı bulmak için topografyayı incelemem gerekiyordu. Nanobotlara zihnimden bir emir gönderdim. Atomlar havada birleşti, mavi bir ışık hüzmesi içinde şekil buldu ve avucumun içinde, sessiz ve ölümcül görünen yüksek çözünürlüklü bir dron belirdi.

“Git,” dedim. “Yüksel. Bana nerede olduğumu göster.”

Dron gökyüzüne fırladı. Bir mermi gibi bulutların altına girdi ve görüntüleri zihnime aktarmaya başladı.

Gözlerimi kapattım ve dronun gözünden aşağıya baktım.

Gördüğüm manzara beynimi uyuşturdu.

“Bu imkansız,” dedim sesli bir şekilde. “Burası neresi?”

Aşağıda gördüğüm kıyı şeridi, hafızamdaki haritaların hiçbirine uymuyordu. Deniz çok… Çok uzaktaydı. Normalde sular altında olması gereken adalar, anakaraya birleşmiş devasa yarımadalar halindeydi. Ege Denizi, cılız bir göl gibi kalmıştı. Boğazlar yoktu. Karadeniz kapalı bir havuzdu.

“Yanlış yer,” diye düşündüm. “Başka bir kıtadayım.”

Drona “360 derece tara” emrini verdim. Ufuk çizgisindeki dağ silüetlerine odaklandım. Coğrafya değişebilirdi, sular çekilebilirdi ama dağlar… Dağlar inatçıydı.

Kuzeyde o yüce, o tanıdık silüeti gördüm. Zihnimdeki veritabanı, o girintili çıkıntılı zirveyi saniyeler içinde eşleştirdi: İda Dağı. Kaz Dağları.

“Kaz Dağları oradaysa…” dedim, zihnimdeki haritayı döndürerek. “Ve deniz oradaysa…”

Hemen işlemcime bir simülasyon emri verdim: “Mevcut deniz seviyesini 120 metre yükselt.”

Zihnimdeki haritada sular yükseldi. Vadiler doldu. Yarımadalar adaya dönüştü. Boğazlar açıldı. Ve karşımda, o çok iyi bildiğim, çocukluğumda yazlığımızın olduğu, babamla balık tuttuğumuz o körfez belirdi.

“Olamaz,” dedim. “Evimdeyim. Ama sular çekilmiş.”

Deniz seviyesinin 120 metre aşağıda olması tek bir anlama gelirdi: Buzul Çağı.

Korku, mideme bir yumruk gibi oturdu. Hava kararmaya başlamıştı. Gökyüzü, modern dünyanın ışık kirliliğinden arınmış, korkutucu derecede berrak bir kristal gibi parlıyordu.

Gerçeği, o acı ve değişmez gerçeği öğrenmenin tek kesin yolu yıldızlardı. Coğrafya değişebilirdi ama yıldızların konumu, evrensel bir takvim gibi bana tam zamanı söyleyecekti.

Dronu bu kez bulutların üzerine, atmosferin en berrak katmanına gönderdim. O kristal berraklığındaki gökyüzünden aldığı yıldız haritalarını, zihnimdeki astronomik verilerle çakıştırdım.

Ekinoksların yalpalaması… Kutup yıldızının konumu… Takımyıldızların kayması…

Hesaplama karmaşıktı, ama zihnimdeki işlemci için saniyelik bir işti. Sonuç gözlerimin önüne düştüğünde, soğuk bir ter sırtımdan aşağı, o konforlu koltuğa rağmen süzüldü.

Ekranda “2025” yazmıyordu. “3000” de yazmıyordu.

Rakamın başında küçük, ölümcül bir eksi işareti vardı.

-20.000 (Yaklaşık)

Geleceğe gitmemiştim. Medeniyetin yok olduğu bir çağa da düşmemiştim.

Ben, insanlık tarihinin en başına, Son Buzul Maksimumu’nun tam ortasına düşmüştüm.

Koca bir hiçliğin, ilkel bir dünyanın ortasında; tanrısal güçlere sahip, ölümsüz, donanımlı ve yapayalnız bir adamdım.

Aşağıdaki karanlık ormandan bir mamutun kükremesi yankılandı.

“Harika,” dedim kendi kendime, o zifiri karanlığa bakarak. Sesim titriyordu. “Gerçekten harika. Hoş geldin Taş Devri.”

İKİNCİ BÖLÜM: SAHTE TANRILAR ÇAĞI

Yalnızlık bir sessizlik değildir; zihnin kendi yankısında boğulmasıdır. İnsanlar bir hafta tek başlarına kaldıklarında duvarlarla konuşmaya başlarlar. Bu çok doğal, çok insani bir harekettir. Ben sekiz bin yıl boyunca o duvarların inşasını, yıkılışını ve toza dönüşmesini izledim. Sekiz bin yıl… Kelimeler anlamını yitireli çok olmuştu. Konuşmayı unutmuştum. Düşüncelerim bile kelimelerle değil, veri akışlarıyla, gri ve soğuk kodlarla şekilleniyordu. Bir insan zihni, ne kadar gelişmiş olursa olsun, nanobotlarla ne kadar desteklenirse desteklensin, binlerce yıl süren bir izolasyona dayanacak şekilde tasarlanmamıştır.

İlk bin yılımda çığlık attım. İkinci bin yılımda nanobotlar nöronlarımı onardı ve beni tekrar “akıllı” ama hissiz bir robota çevirdi. Üçüncü bin yılda artık deliremeyeceğimi, çünkü deliliğin bile biyolojik bir lüks olduğunu, bir “canlılık” belirtisi olduğunu anladım. Taşlaştım. Bir dağın sahip olduğu o soğuk ve kayıtsız bilince ulaştım. Artık yaşamıyordum, sadece varlığımı sürdürüyordum. Sıkıntı, fiziksel bir ağrıya dönüşmüştü. Kemiklerimin içinde gezen, iliklerimi kurutan, dişlerimi kamaştıran, paslı bir çivi gibi beynime saplanan bir ağrı.

Ağrı demişken… Bu kadar sürede nanobotların iş yapması sırasında canımın yanmasını engelleyecek yeni yöntemler geliştirdim. Yine ağrı var ama eskisi gibi değil. Çok büyük şeyler yaparsam belki… Ama yine de çok değil.

M.Ö. 12.000 dolaylarında, bir gece, Ege’nin kuzeyindeki o yüksek dağın, bugünkü adıyla Olimpos’un zirvesinde, bu taşlaşmış sessizliği kırmaya karar verdim. Artık hissetmek istiyordum. Acı da olsa, utanç da olsa, korku da olsa… Bir şey. İnsan olduğumu hatırlatacak herhangi bir şey.

Zirveye, o dondurucu rüzgarların estiği tepeye, nanobotları kullanarak şeffaf bir fanus inşa ettim. Kristalden bir saray gibi görünüyordu ama aslında bir laboratuvardı. Belki bir işkence odası. İçeriye girdim ve nanobotlara o güne kadar verdiğim en tehlikeli, en yasak emri, paslanmış ses tellerimi zorlayarak fısıldadım: “Engelleyicileri kaldırın. Toksin filtresini kapatın. Nörolojik dengeleyicileri devre dışı bırakın. Beni alkole boğun, beni zehirleyin.”

Moleküler yapısı üzümün en saf haliyle eşleşen, ancak alkol oranı ve nörolojik etkisi on kat artırılmış, maviye çalan, yoğun ve ışıltılı bir sıvı sentezlettirdim. Eski Yunanlıların “Ambrosia” dedikleri, tanrıların içkisi olarak efsaneleştirdikleri o sıvı, aslında benim o gece can sıkıntısından, varoluş sancısından ve insanlığımı geri kazanma arzumdan icat ettiğim yüksek oktanlı bir nörotoksindi.

İlk kadehi içtiğimde, binlerce yıldır hissetmediğim bir sıcaklık midemden göğsüme, oradan beynimin en karanlık kıvrımlarına yayıldı. Nanobotlar müdahale etmek için çırpındı, zihnimde kırmızı alarmlar, “Sistem hatası! Organ yetmezliği riski!” uyarıları yanıp söndü ama irademle hepsini susturdum. “Durun,” dedim. “Bırakın yanayım. Bırakın öleyim gerekirse ama hissedeyim.”

İkinci kadehte, bin yıldır omuzlarımda taşıdığım o ağır, o ezici sorumluluk yükü, bir anda buharlaştı. Tarihin tanığı olma laneti silindi. Kelimeler geri geldi. Kahkahalar geri geldi. Ama bu kahkahalar neşeli değildi; histerikti, kırık döküktü.

Üçüncü kadehte ise artık zamanın enkazı altında kalmış bir kazazede değil, evrenin efendisiydim. Sarhoşluk, o tatlı ve tehlikeli uyuşukluk, mantığımın sigortalarını birer birer attırdı. Egom, binlerce yıllık baskıdan kurtulup bir volkan gibi patladı.

Ayağa kalktım. Kristal sarayımın balkonuna, o uçurumun kenarına sendelyerek çıktım. Aşağıdaki karanlık vadiye, o ilkel insanların titreyerek uyuduğu, ateş yakıp birbirlerine sokulduğu mağaralara doğru baktım. Onları görmek değil, onların beni görmesini istiyordum. Binlerce yıllık sessizliğimi bozmak, “Ben buradayım! Ben büyüğüm! Ben varım!” diye haykırmak, korkulmak, birileri tarafından bilinmek hatta belki birilerinin bana tapmasını istiyordum.

Nanobotlara atmosferi iyonize etmelerini emrettim. Bu basit bir meteoroloji manipülasyonuydu ama o anki zihnimde bir sanat eseriydi. Gökyüzü bir anda mor, yeşil ve altın rengi şimşeklerle yarıldı. Bulutlar benim irademle, benim orkestra şefliğimle dans etmeye başladı. “Beni görüyor musunuz?” diye haykırdım boşluğa. Sesim, nanobotların akustik desteğiyle dağlarda yankılandı, vadinin en derin köşelerine, o insanların rüyalarına bir kabus gibi sızdı.

Elimdeki kadehi havaya kaldırdım. Şimşekler kadehimi aydınlattı, içindeki sıvı alev almış gibi parladı. “Şerefine evren! Şerefine yalnızlık! Şerefine sefalet! Bakın bana! Ben buradayım!”

Nanobotlar, benim sarhoş zihnimden taşan bu coşkuyu, bu megalomaniyi, bu sapkın hazzı birer emir olarak algıladı. Ben kahkaha attıkça gök gürledi. Ben kollarımı iki yana açtıkça bulutların arasından plazma arkları, yani yıldırımlar; yeryüzüne, ağaçların tepesine, kayalıkların üzerine, belki de insanların çok yakınına indi. O gece dağın tepesinde, ışık ve sesten oluşan devasa, korkunç ve muazzam bir gösteri yaptım. Kendimce eğleniyordum ama bu eğlence masum değildi. Bir çocuğun karınca yuvasını büyüteçle yakarken hissettiği o zalimce güç gösterisiydi bu. Aşağıdaki karıncaların ne hissettiğini, o yıldırımların onların dünyasında ne anlama geldiğini düşünecek kadar insan değildim o an. Sarhoştum. Ama tanrıydım. Ve tanrılar, bildiğimiz kadarıyla karıncaları umursamazdı.

Sonra sızdım. Kayaların üzerine, elimde boş bir kadeh, zihnimde uyuşuk, kirli bir huzurla, kristal sarayımın soğuk zeminine yığılıp kaldım.

Sabah uyandığımda başımda o bildik, zonklayıcı, unuttuğum o iğrenç ağrı vardı. Ağzım kurumuştu, dilim damağıma yapışmıştı. Gözlerimi açmak istemiyordum. Dünya döne dursun, ben yok olayım istiyordum. Ama burnuma gelen koku beni buna mecbur bıraktı. Keskin, yağlı, mide bulandırıcı bir koku.

Yanık et kokusu.

Dün geceki yıldırımların yaktığı bir orman yangını, bir hayvan leşi sandım önce. Gözlerimi zorlukla aralayıp kristal duvarların ardından aşağıya, vadiye baktım. Gördüğüm manzara, damarlarımdaki alkolü saniyeler içinde buharlaştırdı. Midemdeki safrayı ağzıma getirdi.

Vadideki bütün kabileler, yüzlerce insan, dağın eteklerine toplanmıştı. Yüzleri yere dönük, korkudan titreyerek, çamurun içine kapanmış secde ediyorlardı. En önde, dumanı tüten büyük bir ateş yakmışlardı. Ve o ateşin üzerinde, sadece geyik ya da odun yoktu.

Kömürleşmiş, küçücük bir insan bedeni vardı.

Hala dumanı tütüyordu. Bir çocuk. Belki on, belki on iki yaşında. Kendi aralarından seçtikleri en masum, en kıymetli varlığı yakmışlardı. Beni, yani “Göklerin Öfkeli Efendisi“ni sakinleştirmek, gazabımı dindirmek için canlı canlı yakmışlardı.

Midem kasıldı. Öğürdüm. Kusmak istedim ama boğazım düğümlendi, nefes alamadım. O çocuğun yanmış eti benim eserimdi. Dün gece attığım o kahkahalar, o şimşekler, o “Beni görün!” çığlıkları, bu çocuğun celladı olmuştu.

Ben sadece sarhoş olup biraz eğlenmiştim. Biraz ego tatmini, biraz varoluş kanıtı… Onlarsa bunu “Tanrı’nın Gazabı” sanmışlardı. O yıldırımların bir uyarı, bir ceza olduğunu düşünmüşlerdi. Ve beni susturmak için bir can almışlardı.

Dehşet içinde geri çekildim. “Hayır” dedim fısıltıyla. “Hayır, ben bu değilim. Ben katil değilim.

Aşağı inip ne diyecektim? “Durun, aptallar! Ben tanrı değilim, sadece dün gece çok içtim, kafam güzeldi, pardon!” mu diyecektim? Bunu diyebilir miydim? O çocuğun annesinin gözlerinin içine bakıp, “Oğlun benim sarhoşluğum yüzünden öldü” diyebilir miydim?

Yapamazdım. Aşağı indiğim an, o korku yerini vahşete bırakacaktı. Beni gördüklerinde, o teknolojik zırhımı, o açıklayamadıkları gücümü gördüklerinde ya bana saldıracaklardı ya da benden bir mucize daha, bir kurban daha isteyeceklerdi.

Eğer saldırırlarsa… Elimdeki güçle onları durdurabilirdim. Bir parmak şıklatmasıyla hepsini dondurabilir, bayıltabilir, hatta atomlarına ayırabilirdim. Onlar bana zarar veremezdi. Benim korkum fiziksel bir acı değildi. Benim korkum, o anki varlığımın iğrençliğini daha da büyütmekti.

Eğer inip “Ben insanım” dersem, bu illüzyonu bozarsam, o ilkel beyinleri, o inanç sistemleri çökecek, kaos çıkacak ve birbirlerini parçalayacaklardı. Ya da bana saldıracaklardı ve ben kendimi korumak için onları sinek gibi ezmek zorunda kalacaktım. O zaman, sarhoş bir soytarıdan, soğukkanlı bir, kitlesel bir katile dönüşecektim. O çocuğun kanının üzerine, yüzlerce kişinin kanını daha ekleyecektim.

Kaçmak istedim. Gemime binip gitmek, yok olmak… Ama gemim yoktu. Bu gezegende, bu zamanda, bu suçla hapis kalmıştım. Kendime bir gemi yapsam ne olacak? Milyonlarca insanla beraber geçemediğim kara delikten tek başıma ve bilgi birikimi olmadan geçmeye mi çalışacağım? Uzayda yapayalnız mı kalacağım?

O an anladım ki, artık geri dönüş yoktu. İstemeden de olsa, o çocuğun külleri üzerine kurulu o kanlı tahta oturmuştum. Onların gözünde ben artık Zeus’tum. O yıldırımları atan, kurban isteyen, göklerde yaşayan, korkulması gereken o kudretli, o zalim varlıktım. Ve bu rolü oynamazsam, bu yalanı sürdürmezsem, korkularından ve kaoslarından birbirlerini yok edeceklerdi.

Onları kendi vahşetlerinden ve benim sebep olduğum bu delilikten korumanın tek yolu, onların korktuğu o “otorite” olmaktı. Lanetlenmiştim. Kendi egomun kurbanı olmuştum.

Bu utançla, o dağın tepesine, o şeffaf bariyerin ardına çekildim. Oraya kristalden, ihtişamlı, devasa bir saray inşa ettim. Ama keyiften, zevkten değil. Bir hapishane olarak. Aşağıdakiler benim o acınası, o pişman, o kusmuk içindeki insan halimi görmesinler diye. O parlak duvarların ardında sonsuza dek saklanmak için.

Tanrıcılık oyunum, büyük bir planla, bir güç gösterisiyle değil; bir sarhoşluk hatası, bir anlık ego ve bir çocuğun yanmış bedeni üzerine kurulu o ağır, o bitmek bilmeyen vicdan azabıyla işte böyle başladı.

Yalanların Tanrısı

Sabahın o kör, o gri ışığında, aşağıda yanan çocuğun dumanı hala tüterken, zihnimde kırmızı bir uyarı ışığı yandı. Nanobotlar, duygusal çöküşümü umursamadan görevlerini yapmaya devam ediyordu.

“Dikkat. Güvenlik ihlali. Sektör 4. İzinsiz madde çıkışı.”

Gözyaşlarımı sildim. Sarhoşluğun ve vicdan azabının bulanıklığı anında silindi. “Ne?” diye fısıldadım.

“Dün geceki ‘Sistem Kapatma’ emriniz sırasında çevre güvenliği devre dışı kaldı. Bir yerel yaşam formu içeri sızdı. ‘Madde Dönüştürücü Ünite-7’ çalındı.”

Kanım dondu. Madde Dönüştürücü. Yani onların gözünde “Yaratma Makinesi”. İçine toprak atsanız ekmek, su atsanız şarap yapabilen o mucizevi ve basit kutu. Ama yanlış kullanılırsa bir o kadar da tehlikeli kutu. Eğer yanlış bir düğmeye basarlarsa, eğer bir şekilde çekirdek stabilizasyonu bozulursa, o alet küçük bir atom bombası gibi patlayıp sadece o vadiyi değil, kilometrelerce karelik alanı haritadan silebilirdi.

Kristal balkonun kenarına koştum. Aşağıda, kayalıkların arasında, keçi gibi seken, kucağında mavi ışıklar saçan metal bir küreyle kaçmaya çalışan birini gördüm. Üzerinde hayvan postları vardı ama hareketleri çevikti. Korkusuzdu.

Hırsız. Ya da kahraman.

Onu durdurmalıydım. Sadece malımı geri almak için değil, onları kendi cehaletlerinin sonuçlarından korumak için.

Nanobotlara “Beni aşağı indir” emrini dahi verecek kadar beklemedim. Kendimi boşluğa bıraktım. Mavi ışık beni havada yakaladı ve bir şahin gibi süzülerek adamın önüne, patikanın tam ortasına indirdi.

Adam, Pram (zihnim ona bu ismi verdi), beni görünce durdu. Yüzü kömür karasıydı, saçları keçeleşmişti ama gözleri… Gözlerinde o ilkel, o saf ve o korkunç “hayatta kalma” ateşi vardı. Bana, resmi tanrısına meydan okuyordu.

Kucağındaki aleti, bir bebeği tutar gibi sıkıca göğsüne bastırdı.

“Ver onu,” dedim. Sesim, nanobotların desteğiyle gök gürültüsü gibi çıktı. Dilim, onların unutulmuş lehçesini kusursuzca konuşuyordu.

Pram geri adım atmadı. Titriyordu ama korkudan değil, öfkeden.

Hayır!” diye bağırdı. Sesi çatallıydı. “Vermem! Biz açız! Çocuklarımız ölüyor! Sen yukarıda ışıklar saçıp içkiler içerken, biz aşağıda çamur yiyoruz! Bunu bize borçlusun!

Sözleri bir kırbaç gibi yüzüme çarptı. Haklıydı. Ben “yalnızlık” şımarıklığıyla gökyüzünü yakarken, onlar açlıktan ölüyordu. Ve o çocuğu… O çocuğu da beni doyurmak, beni memnun etmek için yakmışlardı.

“O alet tehlikeli” dedim, sesimi yumuşatmaya çalışarak. “Onu kullanamazsınız. Hepinizi öldürür.”

“Zaten ölüyoruz!” dedi Pram ve aleti çalıştırmaya çalışır gibi rastgele düğmelere bastı.

Cihazın üzerindeki ışıklar kırmızıya döndü. “Aşırı yüklenme uyarısı.”

Zaman durdu.

Elimi uzattım. Nanobotlarım görünmez bir kement gibi atılıp aleti onun kucağından çekip aldı. Pram, boş kalan ellerine baktı, sonra bir vahşi hayvan gibi, tırnaklarıyla, dişleriyle üzerime atıldı. Beni parçalamak, o “ateşi”, yani yaratım aletini geri almak istiyordu.

Onu ittim. Yere düştü. Ama duraksamadan kalktı. Yine geldi. Gözlerindeki o ifadeyi gördüm: Vazgeçmeyecekti. O aleti almadan evine geri dönmeyecekti. Ve eğer o aleti alamazsa, yarın başkaları gelecekti. Sonra başkaları. Bu “ateş” bir kez alınabilmişti ve artık hepsi onu isteyecekti. Tanrısal olan her şeyi isteyeceklerdi.

Onları durdurmanın tek yolu, aşılmaz bir korku yaratmaktı.

“Dur,” dedim. “Sana durmanı emrediyorum.”

Durmadı.

O an, panikle, belki de çaresizlikle, nanobotlara bir emir verdim: “Ona bir engelleyici yükleyin. Buraya gelmesini imkansız kılacak bir nöro-simülasyon. Bir korku.” Bunun ne olduğunu bile söylemedim. İşin detayını nanobotlara bıraktım.

Nanobotlar, görünmez bir toz bulutu gibi Pram’ın üzerine indi. Derisinden içeri sızdı, sinir sistemine ulaştı.

Amacım ona “burası yasak” hissi vermekti. Ama sarhoşluğumdan kalan sistem hataları, ya da Pram’ın o ilkel ve batıl inançlarla dolu zihninin bu komutu yorumlama biçimi… Bir şeyler ters gitti.

Pram çığlık atmaya başladı.

Ellerini göğsüne götürdü. Tırnaklarıyla kendi etini, göğüs kafesini yırtmaya başladı.

“Kartallar!” diye haykırdı. “Kartallar ciğerimi yiyor! Durdurun onları! İçimi deşiyorlar!”

Simülasyon bir sonsuz döngüye girmişti. Nanobotlar, onun beynine her saniye devasa bir kuşun pençelerini göğsüne geçirdiği, gagasını ciğerine sapladığı o acı sinyalini gönderiyordu. Ve daha kötüsü, koruyucu protokollerim devreye girip onun kendi kendine verdiği fiziksel zararları (tırnak yaralarını) anında iyileştiriyordu.

Yani adam, sonsuz bir acı ve sonsuz bir iyileşme döngüsüne, canlı bir cehenneme hapsolmuştu.

“Durdurun!” dedim nanobotlara. “Simülasyonu kesin!”

“Hata. Hedef zihin ile bağlantı koptu. Psikotik şok. Döngü kırılamıyor.”

Pram, acı içinde kıvranarak, hayali kartallarla savaşarak yokuş aşağı, kendi kabilesine doğru kaçmaya başladı. Çığlıkları dağlarda yankılanıyordu: “Ateşi çaldım! Ateşi çaldım ve beni lanetlediler! Gelmeyin! Sakın yukarı gelmeyin!”

Olduğum yerde donup kaldım. Bir hırsızı durdurmak istemiştim, bir efsane yaratmıştım. Prometheus, benim ellerimde, benim hatamla doğmuştu.

Aşağıda, vadide toplanmış kalabalık, Pram’ın o halini, o deliliğini dehşet içinde izliyordu. Sonra bakışları, yavaş yavaş, korkuyla yukarı, bana döndü.

Artık kaçış yoktu. Artık “Ben sadece sarhoş bir adamım” diyemezdim. Hem bir çocuğu yakmış, hem de halkın kahramanını sonsuz bir işkenceye mahkum etmiştim. Onların gözünde ben, tartışmasız, acımasız ve mutlak bir Tanrıydım.

Bu korkuyu, bu kaosu bitirmek zorundaydım. Onları kendimden, kendi teknolojimden korumak için, o “Öfkeli Tanrı” maskesini son bir kez takmalı ve sonra o maskeyi sonsuza dek kırmalıydım.

Zırhımdaki nanobotlara son bir komut verdim. Işıltılı kıyafetlerim eridi. Yerini yırtık pırtık, kömür karası, sefil bir “haberci” postuna bıraktı. Yüzümü kararttım. Omuzlarımı düşürdüm.

Ve o titreyen kalabalığın arasına, bir tanrı gibi değil, bir felaket habercisi gibi indim.

Küllerin, yanmış çocuğun ve hala uzaktan çığlıkları duyulan Pram’ın dehşetinin ortasında durdum.

“Dinleyin!” dedim. Sesimdeki insan dışı frekans, onları oldukları yere mıhladı. “Olimpos’un efendileri, sizin bu cüretinizden, bu hırsızlığınızdan, bu kanlı kurbanlarınızdan tiksindi.”

Dehşetle yüzüme baktılar. “Bizi terk mi ettiler? Bizi öldürecekler mi?” diye fısıldadılar.

“Yoruldular,” dedim. Sesimdeki hüzün rol değildi; binlerce yılın yorgunluğuydu. “Ve gittiler. Gökyüzündeki kapıları mühürlediler. Artık yıldırımları onlar atmıyor. Doğa artık sahipsiz.”

Elimi havaya kaldırdım. Az önce Pram’dan aldığım o “Yaratıcı” küreyi, nanobotların gücüyle gözlerinin önünde toza dönüştürdüm.

“Artık mucize yok,” dedim. “Artık sadece siz varsınız. Çalışın, ekin, biçin. Ama sakın… Sakın bir daha o dağa çıkmayın. Yoksa içinizdeki ateş, Pram’ın ciğerini söktüğü gibi sizi de yakar.”

Arkama döndüm ve o sessizliğin içinden yürüyüp gittim.

Arkamda, nanobotlardan daha güçlü, nükleer silahlardan daha kalıcı bir şey bırakmıştım: Bir Hikaye. Bir mitoloji.

Korkuyu bitirmiştim ama yalanı başlatmıştım. Ve biliyordum ki, o yalan büyüyecek, şekil değiştirecek ve binlerce yıl sonra bile insanlığın peşini bırakmayacaktı.

Ben Zeus’tum. Ben Prometheus’un celladıydım. Ve ben, insanlık tarihinin en büyük yalancısıydım.

Günahların üstünü örten sessizlik mezarlığı

Aradan binlerce yıl geçti. Zaman, benim için akan bir nehir değil, bataklıkta yürüme çabasıydı. Olimpos’ta yarattığım o “Öfkeli Tanrı” personası, insanları korkutmuştu evet, ama onları düzeltmemişti. Korku, sadece ben tepelerindeyken işe yarıyordu. Mağaralarına çekildiklerinde, gökyüzü bulutlandığında korkudan titriyorlar ama güneş açtığı an yine birbirlerini boğazlıyorlardı. Avcı-toplayıcı gruplar, bir su kaynağı, bir avlak ya da sadece “öteki” oldukları için birbirlerinin kafasını taşla eziyordu. Zeus deneyi bana acı bir ders vermişti: İnsanlık korkuyla yönetilemezdi. Korku, nefreti bastırmıyor, sadece bileyliyordu.

Belki de sorun yöntemimde değil, onların donanımındaydı. Beyinlerindeki o ilkel saldırganlık, o bitmek bilmeyen “savaş ya da kaç” dürtüsü, o lanet olası amigdala… Eğer bunu baskılayabilirsem, eğer beyinlerindeki o “vahşet frekansını” kısabilirsem, belki onları medenileştirebilirdim. Onlara korkuyu değil, huzuru vermeliydim.

Bu niyetle, M.Ö. 9600 civarında, Urfa yakınlarındaki o hakim tepeyi seçtim. Verimli hilalin tepesinde, dünyayı gözetleyen ıssız bir sırt. Nanobotlarımı en hassas, en “cerrah” modlarına getirdim. Kireçtaşı kayaları atomik düzeyde yontturarak o devasa, o meşhur “T” biçimli sütunları diktim. Üzerlerine işlediğim akbabalar, yılanlar, tilkiler ve aslanlar, ilkel birer sanat eseri ya da süsleme değildi. Her biri, beynin farklı bir bölgesini hedefleyen, spesifik bir nörolojik frekans yayan gelişmiş vericilerdi. Akbaba figürü ölüm korkusunu siliyor, yılan figürü saldırganlığı emiyor, aslan figürü ise itaat hormonlarını tetikliyordu.

Amacım, bu taş çemberin içine giren insanların zihnindeki tüm gürültüyü, tüm stresi ve öfkeyi susturacak yapay bir “Cennet Simülasyonu” yaratmaktı.

Sistemi çalıştırdığımda, tepenin etrafına görünmez, ağır ve yoğun bir dinginlik yayıldı. Havadaki kuşlar bile sustu. İlk sonuçlar muazzamdı. Tepeye gelen kabileler, birbirlerini gördüklerinde mızraklarına sarılmak yerine, silahlarını yavaşça yere bırakıyorlardı. Ezeli düşmanlar yan yana oturuyor, gökyüzünü izleyip gülümsüyorlardı. Kavga bitmişti. Hırs bitmişti. Açgözlülük silinmişti.

Kendi yarattığım bu teknolojik vahaya bakıp gururla gülümsediğimi, “Bu sefer oldu,” dediğimi hatırlıyorum. “Onları korkutmadan, yakmadan, sadece huzur vererek tamir ettim.” Onları kendi hallerine bıraktım ve gözlemlerime devam etmek için oradan ayrıldım.

Ama aylar sonra geri döndüğümde, cennetimin sessiz, kokmuş ve korkunç bir mezarlığa dönüştüğünü gördüm.

Tepede, o devasa taş sütunların dibinde yüzlerce insan vardı. Hepsi oturuyordu. Hepsi gülümsüyordu. Ama o gülümseme, bir mutluluk ifadesi değil, yüz kaslarının donup kaldığı bir felç haliydi.

Tapınak alanı, çürümüş et ve dışkı kokusundan geçilmiyordu. Sinekler, kara bulutlar halinde insanların üzerinde uçuşuyordu ama kimse elini kaldırıp onları kovmuyordu.

O kadar “huzurlu”ydular ki, acıkmayı unutmuşlardı. O kadar “barışçıl”dılar ki, hayatta kalma güdüleri, susuzluk hisleri, tuvalet ihtiyaçları silinmişti. Beyinlerindeki “dürtü” merkezi tamamen kapanmıştı. Sadece var oluyorlardı. Bir bitki gibi.

Bir kadının yanına yaklaştım. Kucağında bir bebek vardı. Bebek öleli günler olmuştu, bedeni morarmış ve şişmişti. Ama anne, kucağındaki o çürüyen cesede bakıp, yüzünde o aynı, aptal ve boş huzur ifadesiyle gülümsüyordu. Bebeğinin öldüğünü anlamıyordu. Üzülmüyordu. Çünkü üzüntü de bir stresti ve benim lanet olası makinelerim stresi yok etmişti.

Hemen yanındaki adam, susuzluktan dudakları yarılmış, dili ağzına sığmaz hale gelmişti. On metre ötesinde, tepenin hemen aşağısında bir dere akıyordu. Ama adam oraya gitmeye tenezzül etmiyordu. Sürünerek suya gitmek, bir “çaba” gerektirirdi. Ve bu alanda çabaya yer yoktu. Mutlu bir şekilde, gülümseyerek, kendi pisliğinin içinde oturarak ölümü bekliyordu.

Ben onlara barış getirmemiştim. Ben onların yaşama ateşini, o hayatta kalmalarını sağlayan, onları avlanmaya, su aramaya, savaşmaya iten o “kutsal stresi” söküp almıştım. Onları yaşayan ölülere, biyolojik posalara dönüştürmüştüm. Bir tür toplu lobotomi yapmıştım.

Dehşet içinde ana frekansı kestim. Sütunların yaydığı o uyuşturucu dalgayı durdurdum. “Uyanın!” diye bağırdım. “Uyanın ve su için!”

Ama çok geçti.

Oraya girenlerin zihinleri, aylarca maruz kaldıkları aşırı dozda nöro-baskılayıcı yüzünden geri dönülemez şekilde pelteye dönmüştü. Frekans kesilse bile beyinleri yeniden “başlatılamıyordu”.

Bu tapınak, insanlık tarihinin en hüzünlü, en sessiz ve en utanç verici hatasıydı. Eğer burayı açık bırakırsam, diğer insanlar, diğer kabileler buraya gelmeye devam edecek, o “huzur” tuzağına düşecek ve hepsi gülümseyerek ölecekti.

Yok etmeye kıyamadım. Ya da belki de bu kadar büyük, bu kadar anıtsal bir hatayı “yok saymak”, onu tarihin derinliklerine gömmek istedim.

Hala bilinci yerinde olan, tapınağın etki alanına girmemiş çevre kabileleri topladım. Yine o “haberci” kılığına girdim. Onlara, “Bu taşlar kutsaldır ama lanetlidir,” dedim. “Tanrılar onları uykuya yatırmak istiyor. Eski dünya öldü. Bu taşların üstünü örtmeliyiz ki içindeki o yoğun büyü, o tehlikeli uyku dışarı sızmasın.”

İnsanlar, benim o kahrolası hatamı örtmek için, elleriyle, sepet sepet toprak taşıdılar. O muazzam yapıyı, içindeki teknolojiyi, hatta belki kurtaramadığım, hala nefes alan o “mutlu ölüleri”, o anneyi ve çürümüş bebeğini, tonlarca toprağın, çakılın ve taşın altına diri diri gömdüler.

Arkeologlar on iki bin yıl sonra orayı kazıp “Göbeklitepe” adını vereceklerdi. O T biçimli sütunların üzerindeki insan figürlerinin neden “ağızsız” olduğunu, neden yüz hatlarının olmadığını tartışacaklardı.

Cevabı bir tek ben biliyordum. O figürlerin ağzı yoktu, çünkü o tapınakta kimsenin konuşmaya, yemek yemeye, su içmeye ya da çığlık atmaya mecali kalmamıştı. O figürler, sessizliğin ve ölümün portresiydi.

Son sepet toprak döküldüğünde, tepeye son bir kez baktım. İyilik yapmaya çalışırken, kitle imha silahından daha beter, ruhu öldüren bir makine yaratmıştım. Ve o gün, o tozlu tepenin rüzgarında acı bir gerçeği anladım: İnsan, acı çekmeden, hırslanmadan, korkmadan ve aç kalmadan “insan” olamıyordu. Mutlak huzur, mutlak ölümdü.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ATEŞ VE KÜL

Zaman yaraları iyileştirmez; sadece üzerini tozla kaplar. Ve ben, o tozun altında kalan her şeyi, her bir günahı hatırlamakla lanetlenmiştim. Göbeklitepe’de kendi yarattığım “mutlu ölüleri” gömdükten sonra, insanlığa “iyilik” yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu öğrendiğimi sanıyordum. Yanılmışım. Daha öğrenecek çok dersim, çekilecek çok günahım ve yakılacak çok ceset vardı.

M.Ö. 2000 dolaylarında, Lut Gölü civarındaki o bereketli vadide yer sarsıldı. İnsanlar için bu sıradan bir depremdi; fay hatlarının olağan bir hareketi. Ama benim için, binlerce yıl önce toprağa gömülen geçmişimin, yüzeye çıkan zehirli nefesiydi.

Deprem, yeraltı sularının yatağını değiştirmiş, binlerce yıl önce o bölgeye çakılan gemimin enkazının bulunduğu derin katmanlara ulaşmıştı. Gemimin soğutma sistemlerinde kullanılan, Dünya dışı, biyolojik tabanlı o mavi sıvı, yeraltı sularına karışmış ve mutasyon geçirerek yüzeye, insanların kuyularına sızmıştı.

Onları ben zehirlemiştim. Varlığım, bu gezegen için saatli bir bombaydı ve o bomba nihayet patlamıştı.

Bölgeden geçerken gördüğüm manzara, bildiğim hiçbir salgına benzemiyordu. “Hastalık” demek yetersiz kalırdı; bu bir başkalaşımdı. İnsanlar acı çekmiyor, çığlık atmıyorlardı. Sadece… Değişiyorlardı.

Derileri şeffaflaşıyor, altındaki kas dokusu jöle kıvamına geliyordu. Damarları mor ya da kırmızı değil, gemimin yakıtı gibi neon mavisi, elektrikli bir renkte parlıyordu. Gözlerinin beyazı yok oluyor, yerini o donuk, okyanus mavisi bir hiçlik alıyordu. Zihinleri siliniyor, yerini tek bir dürtüye bırakıyordu: Bulaştırmak.

Birbirlerine saldırmıyorlardı; birbirlerine sarılıyorlardı. Enfekte olanlar, sağlıklı olanları yakalayıp, ağızlarından çıkardıkları o mavi sıvıyı onlara kusarak “aileye” katmaya çalışıyorlardı.

Nanobotlarımı analiz için gönderdim. Sonuçlar zihnimde belirdiğinde, kanımın çekildiğini hissettim. Patojenin DNA’sı dünyalı değildi. Benim gemimdendi. Ve yayılma hızı korkunçtu. Eğer bu virüs o vadiden çıkıp ticaret yollarına, Şam’a ya da Mısır’a ulaşırsa, insanlığın soyu tükenirdi. İnsanlık, jöleleşmiş, mavi damarlı, bilinçsiz bir biyokütleye dönüşürdü.

Tedavi etmeye çalıştım. Günlerce laboratuvarımda, o görünmez karargahımda sabahladım. Ama bakteri çok hızlı mutasyon geçiriyordu; birini iyileştirsem, diğeri daha dirençli bir versiyonla geri dönüyordu. Bu biyolojik bir savaştı ve ben kaybediyordum.

Seçeneğim kalmamıştı. Karantina yetersizdi. Geriye tek bir yol kalıyordu: Tam sterilizasyon.

Şehre, Sodom’a indim. Kaosun ortasında, deliliğin ve o mavi parıltılı hilkat garibelerinin arasında, mantığını korumaya çalışan tek bir adam buldum. Adı Lut’tu.

Lut, dua etmiyor ya da kaçmıyordu. Evinin kapılarını, pencerelerini kalaslarla kapatmış, karısını ve iki kızını içeride tutmaya çalışıyordu. Kendi çapında, ilkel bir karantina uyguluyordu. Kızlarından biri enfekte olmuştu; derisi parlıyor, babasına “Beni içeri al” diye yalvarıyordu. Ama Lut, gözyaşları içinde, o çok sevdiği kızını kapının dışında bırakacak kadar iradeli, belki de acımasızdı.

Bu soğukkanlılığı tanıdım. Bu, hayatta kalma güdüsüydü.

Kapısının önünde belirdim. İnsan kılığındaydım ama sesimdeki o metalik tınıyı gizlemedim.

“Lut,” dedim. “Bu kapı seni koruyamaz. Burası temizlenecek.”

Bana baktı. Gözlerinde korku değil, kabulleniş vardı. “Sen kimsin?” diye sordu. “Tanrı’nın bir elçisi misin?”

“Ben bir temizlikçiyim,” dedim. “Şafak sökmeden aileni, sadece temiz olanları al ve yukarıdaki dağa kaç. Ve sakın… Sakın arkana bakma. Çünkü göreceğin şey, bir insanın kaldırabileceği bir manzara değil.”

Lut, enfekte olmuş kızına son bir kez baktı. Kızı, kapının eşiğinde, mavi damarları zonklayarak ona gülümsüyordu. Lut kapıyı kapattı. Karısını ve diğer kızını aldı. Arka kapıdan, gölgelerin arasından dağa doğru kaçmaya başladılar.

Süre dolduğunda, şehrin üzerindeki tepeye çıktım. Aşağıdaki vadi, o mavi, hastalıklı parıltıyla titriyordu. Binlerce insan, o yapışkan, o yabancı maddenin içinde birleşmiş, tek bir organizma gibi hareket ediyordu.

Nanobot sürülerime emri verdim. Gökyüzünden ateş yağdırmadım; bu çok ilkel ve yetersiz olurdu. Nanobotlara, o iki şehrin, Sodom ve Gomora’nın üzerindeki atmosferi “Plazma Haline” getirmelerini emrettim.

Hava, bir anda güneşin yüzeyi kadar ısındı.

Ses yoktu. Patlama yoktu. Çünkü ses dalgaları bile o ısıda yok olmuştu. Sadece kör edici, beyaz bir ışık vardı.

Aşağıdaki taşlar eridi. Binalar buharlaştı. Mavi damarlı insanlar, virüsle, konakçılarıyla, kedileriyle, köpekleriyle birlikte saniyeler içinde atomlarına ayrıldı. Çığlık atacak zamanları bile olmadı. Vadideki her organik molekül, saf enerjiye dönüştü.

Lut ve ailesi dağın yamacındaydı. Isıyı sırtlarında hissettiler. Lut’un karısı, bir an duraksadı. Belki merakından, belki de aşağıda bıraktığı, o kapının önünde ölüme terk ettiği enfekte kızı için duyduğu dayanılmaz acıdan… Arkasına baktı.

O sırada plazma dalgası, dağın eteklerini yalayıp geçiyordu. Kadın, o kör edici ışığa ve radyasyona maruz kaldığı an, olduğu yerde kaskatı kesildi. Vücudundaki tüm su saniyeler içinde buharlaştı. Geriye, tuz ve minerallerden oluşan, insan şeklinde, beyaz, kavrulmuş bir heykel kaldı.

Lut, karısının “tuz direğine” dönüştüğünü gördü ama durmadı. Sağlıklı kalmış tek kızıyla birlikte koşmaya devam etti.

Sabah olduğunda, vadide ne şehir, ne insan, ne de o lanet virüs kalmıştı. Sadece dumanı tüten, camlaşmış, kapkara bir krater vardı.

İnsanlık bunu “Tanrı’nın Gazabı”, “Lut Kavminin Helakı” olarak kaydetti.

Benim seyir defterimde ise bu olay, tek bir satırla yer aldı: “Zorunlu Biyolojik İmha – Başarılı.”

O gün, o tepeden aşağı, camlaşmış vadiye bakarken, merhametli bir Tanrı olmaktan çıkıp, korkulan bir cellada dönüştüğümü, ellerimdeki kanın asla temizlenmeyeceğini anladım. O virüsü ben getirmiştim, o insanları ben yakmıştım. Ve hayatta kalan tek kişi, kendi kızını kapının ardında bırakan bir babaydı.

Biz, Lut ve ben, o gün aynı günahı işlemiştik: Yaşamak için, sevdiklerimizi feda etmiştik.

Aşkı bulmak ve kaybetmek

Sodom’un dumanı tüteli, o vadinin camlaşmış krateri kumlarla örtüleli binlerce yıl geçmişti. Ben, tarihin gölgelerine çekilmiş, bir hayalet gibi medeniyetlerin yükselişini ve çöküşünü izliyordum. Yalnızlık, artık bir his değil, derimin bir parçası, soluduğum hava gibiydi. Isabelle’in, o kara delik geçişinde parçalanıp yok olduğuna, evrenin soğuk boşluğunda birer atom yığınına dönüştüğüne inanmıştım. Çünkü 20.000 yıldır ondan tek bir iz, tek bir sinyal almamıştım. Onu aramamıştım bile; ölüler aranmazdı.

Ta ki M.S. 1429 kışına kadar.

Orta Çağ’ın o karanlık, veba ve batıl inanç kokan günlerinde, Fransa semalarında bir “sinyal” aldım. Bu, dumanla ya da güvercinle gelen bir haber değildi. Zihnimdeki paslanmış alıcıya düşen, çok tanıdık, çok eski ve çok hasarlı bir dijital çığlıktı. Nanobot frekansı. Benim dışımda, bu dünyada bu frekansı yayabilecek tek bir kaynak vardı.

Koordinatlar beni Orleans yakınlarındaki bir savaş meydanına götürdü. Çamurun, kanın ve çeliğin ortasında, orduların en önünde, elinde beyaz bir sancakla at süren o cılız figürü gördüm. O, Isabelle’di.

Gözlerime inanamadım. 18.000 yıl önce ölen sevgilim, karşımda, Fransız askerlerine emirler yağdırıyordu. O an, evrenin bize oynadığı o korkunç şakayı anladım. Kuantum fiziğinin o acımasız cilvesi… Gemimiz parçalanırken aynı anda fırlatılmıştık. Ama kara deliğin olay ufkundaki o milisaniyelik zaman kayması, benim zaman çizgimde 18.000 yıla mal olmuştu. Ben M.Ö. 20.000’e düşerken, o M.S. 1400’lere düşmüştü. O, daha yeni gelmişti. Onun için ayrılık sadece birkaç aydı, benim içinse sonsuzluk.

Ama o beni tanımıyordu. O kendini tanımıyordu.

Düşüş sırasında başını konsola çarpmış olmalıydı. Hafıza çekirdeği parçalanmış, nanobotları “Acil Durum Modu”nda takılı kalmıştı. Beynindeki implantlar ona sürekli taktiksel veriler, tehlike analizleri ve rota bilgileri fısıldıyordu: “Dikkat, sol kanat zayıf. Rota kuzey-kuzeybatı. Düşman yaklaşımı…” Ama o, bir Orta Çağ köylüsü olduğu yanılgısıyla, zihninde yankılanan bu metalik, dijital verileri “Meleklerin Sesi”, “Tanrı’nın Emirleri” sanıyordu. Nanobotları, ona doğru uçan okları havada saptırıyor, o ise buna “mucize” diyor, adının “Jeanne” olduğunu ve Fransa’yı kurtarmak için Tanrı tarafından seçildiğini haykırıyordu.

Gece olduğunda, herkes uyurken çadırına sızdım. Köşede, zırhlarını çıkarmadan, titreyerek dua ediyordu. “Isabelle,” dedim. Sesim, binlerce yıllık hasretle titriyordu. Sıçradı. Kılıcına sarıldı. Gözlerinde o tanıdığım zeka değil, fanatik bir ateş ve derin bir kafa karışıklığı vardı.

“Benim adım Jeanne!” dedi. “Sen kimsin? Şeytan mısın? Sesler bana senin geleceğini söylemedi.”

“Sesler…” dedim acıyla, ona doğru bir adım atarak. “O sesler melek değil Isabelle. O sesler ‘Sistem Raporları’. Hatırla… Gemiyi hatırla. Düşüşü hatırla.”

Zihnimdeki veri yolunu açtım. Ona zorla bir anı, bir “gerçeklik paketi” gönderdim. O anı, ikimizin de kokpitin içinde olduğu, kırmızı alarmların döndüğü, benim ona “Atla!” diye bağırdığım o son saniyeyi zihnine yansıttım.

Isabelle’in gözleri büyüdü. Elindeki kılıç düştü. İki eliyle başını tuttu ve çığlık atmaya başladı. Ama bu insani bir çığlık değildi; bozuk bir radyonun cızırtısı gibi, dijital ve mekanik bir haykırıştı.

“Hata! Veri uyumsuzluğu! Bellek bozulması! Dış müdahale tespit edildi! Savunma protokolleri devreye giriyor!”

Zihni, gerçeği kabul etmedi. Hasarlı nanobotları, benim gönderdiğim anıyı bir “virüs saldırısı” olarak algıladı ve “Berserk Modu”na geçti.

O an, çadırın içi mavi bir patlamayla aydınlandı. Isabelle, yerden yükseldi. Gözleri, insanlıktan çıkmış, saf, kör edici bir beyaz ışıkla parlıyordu. Etrafındaki hava büküldü. Masa, sandalye, zırhlar… Her şey havalandı ve birer mermi gibi bana doğru fırlatıldı.

“Sistem temizliği!” diye bağırdı Isabelle, ama sesi kendi sesi değildi; binlerce nanobotun senkronize olmuş metalik korosuydu. “Tehdit yok edilmeli!”

Bana saldırdı. Kılıçla değil, saf enerjiyle. Göğsüme çarpan o görünmez dalga beni çadırın dışına, çamurların içine fırlattı. Nefesim kesildi. Kaburgalarım çatırdadı. Kendi nanobotlarım hasarı onarmak için çırpınırken ayağa kalktım. Karşımda sevdiğim kadın değil, kontrolden çıkmış bir kitle imha silahı duruyordu.

Etrafımızdaki askerler uyanmış, dehşet içinde “Cadı! Şeytan!” diye bağırarak kaçışıyordu. Isabelle, etrafına rastgele enerji dalgaları saçıyor, çadırları yakıyor, toprağı kavuruyordu. Eğer onu durdurmazsam, sadece beni değil, tüm orduyu, belki de tüm Fransa’yı haritadan silecekti.

“Affet beni,” dedim fısıltıyla. Ve savaş moduna geçtim.

Ona doğru koştum. O, elini kaldırıp beni atomlarıma ayıracak bir plazma topu fırlattı. Kalkanımı son gücüne kadar açıp plazmanın içinden geçtim. Zırhım eridi, derim yandı ama durmadım. Yanına ulaştığımda, beni boğazımdan yakaladı. Parmakları çelikten daha sertti. Nanobotları, boynumu koparmak için baskı uygularken, ben elimi onun alnına, o biyo-portun olduğu yere bastırdım.

Bu bir kılıç savaşı değil, yazılım savaşıydı.

Zihnimden, onun bozuk işletim sistemine sızdım. Güvenlik duvarlarını, o fanatik savunma kodlarını, “Melek” sanrılarını birer birer parçaladım. Zihni bir mayın tarlası gibiydi; her yerde patlamalar, çığlıklar, bozuk veriler…

“Kapa çeneni!” diye bağırdım zihnimin içinden, onun nanobotlarına. “Sistem yöneticisi yetkisiyle emrediyorum: SİSTEMİ KAPAT!”

Mavi bir şok dalgası ikimizi de savurdu. Isabelle’in gözlerindeki o beyaz ışık söndü. Bedeni, ipleri kesilmiş bir kukla gibi kollarımın arasına yığıldı.

Sessizlik geri geldi. Sadece yanan çadırların çıtırtısı ve benim hırıltılı nefesim vardı. Isabelle baygındı. Nanobotları devre dışı kalmıştı. Artık sadece et ve kemikti. Savunmasızdı.

Onu kucağıma aldım. Yüzüne baktım. Huzurlu görünüyordu. Ama biliyordum ki, uyandığı an o “sesler” geri gelecekti. O hasarlı sistem, onu tekrar delirtecek, tekrar bir silaha dönüştürecekti. Onu tamir edemezdim. Beyni çok hasar görmüştü. Onu bu halde yaşatmak, ona her gün işkence etmek demekti.

Onu kurtaramazdım. Ama onu özgürleştirebilirdim.

Aylar sonra, Rouen meydanında, onu bir kazığa bağladıklarında oradaydım. İngilizler onu yakalamamıştı; ben onu, o gece savaş alanının kenarına, İngiliz devriyelerinin bulacağı bir yere bırakmıştım. Bu, benim ona ihanetim değil, benim ona vedamdı.

Meydanda kalabalık “Cadı!” diye bağırırken, o kazığa bağlı, korku içindeydi. “Sesler!” diye bağırıyordu gökyüzüne. “Neden sustunuz? Neden beni terk ettiniz?”

Sustular sevgilim, çünkü onları ben susturdum. Seni o delilikten ben korudum.

Cellat meşaleyi attı. Alevler yükseldi. Isabelle, “İsa!” diye çığlık attığında, ben kalabalığın en arkasında, kukuletamın altında, elimi kalbime bastırmış, kendi canımı alırcasına bir komut gönderiyordum.

“Hedef: Isabelle. Komut: Nanobot intiharı. Tüm sistemleri yak. Acı reseptörlerini kapat. Endorfin salgıla. Simülasyon başlat: Cennete Yükseliş.”

Alevler bacaklarını sararken, Isabelle’in çığlığı kesildi. Yüzündeki o korku ifadesi silindi. Yerine, garip, huzurlu, çocuksu bir gülümseme geldi. O an, alevleri hissetmiyordu. O an, meleklerin gelip onu kucakladığını, onu acısız bir ışığa taşıdığını görüyordu.

Göz göze geldik. O son saniyede, simülasyonun ötesinde, bir anlığına… Sadece bir anlığına beni, Cemal’i tanıdığını hissettim. Dudakları “Hoşça kal” der gibi kıpırdadı.

Sonra duman onu yuttu.

Külleri Rouen rüzgarına karışıp savrulurken, ben orada, o kalabalığın içinde bir kez daha öldüm. Sodom’u yakmıştım, şimdi de kendi kalbimi yakmıştım. Ben bir Tanrı değildim. Ben, yaşamak için en sevdiklerini kurban veren, kendi elleriyle aşkının fişini çeken lanetli bir bekçiydim.

Matematik kibrinin icadı kölelik

Isabelle’in külleri rüzgarda savrulduktan sonra, içimdeki o son insani parçayı, o titreyen mum alevini de söndürdüm. Duygular, acı verici birer veri hatasıydı. Onları devre dışı bıraktım. Artık yas tutan bir aşık ya da pişman bir tanrı değildi; sadece bir görev adamıydım. Bir mühendistim. Ve önümde çözülmesi gereken devasa bir denklem duruyordu: Gelecek.

Nanoteknolojinin, uzay çağının, yani beni ben yapan o geleceğin doğabilmesi için, tarihin belirli bir rotada akması gerekiyordu. Bu rotanın kilit taşı ise Amerika kıtasıydı. Simülasyonlarım netti: Eğer Amerika, güçlü bir endüstriyel ve bilimsel süper güce dönüşmezse, 21. yüzyılda Philip Durant doğmayacak, nanoteknoloji icat edilmeyecek ve insanlık yok olacaktı.

Ama 1750’lerde, Virginia kolonilerine baktığımda gördüğüm şey bir süper güç değil, batmakta olan bir girişimdi. Tarlalar çürüyordu. İş gücü yoktu. Avrupalı göçmenler, bu vahşi kıtanın hastalıklarına ve zorlu şartlarına dayanamayıp sinek gibi ölüyorlardı. Üretim durma noktasındaydı. Amerika, doğmadan ölmek üzereydi.

Denklemin diğer tarafında ise Afrika vardı. Orada da bir başka trajedi yaşanıyordu. Kendi yarattığım iklimsel anomalilerin bir artçı şoku mu, yoksa doğal bir döngü mü bilmiyorum ama kıtlık, Afrika’nın batı kıyılarını kırıp geçiriyordu. İnsanlar açlıktan, susuzluktan ve kabile savaşlarından kitleler halinde ölüyordu.

İki kıta. İki sorun. Ve benim “robotiğe” indirgenmiş zihnimde tek bir çözüm: Lojistik Transfer.

Bir “Danışman” kılığında, Virginia’daki toprak sahiplerinin toplantısına girdim. Onlara ahlaktan, insan haklarından ya da kölelikten bahsetmedim. Onlara matematikten bahsettim.

“İş gücü,” dedim soğuk bir sesle. “Sizin toprağınız var ama işleyecek eliniz yok. Afrika’da ise güçlü eller var ama işleyecek toprakları, yiyecek ekmekleri yok. Onları buraya getirin. Onlara barınak ve yemek verin, onlar da size emeklerini versinler. Bu, iki tarafın da hayatta kalmasını sağlayacak basit bir takas. Bir verimlilik projesi.”

Toprak sahipleri bu fikri sevdiler. Ama bir sorun vardı: Okyanus. O dönemdeki gemilerle yapılan yolculuklar o kadar uzun ve o kadar ölümcüldü ki, taşınan “iş gücünün” yarısı yolda telef oluyordu. Bu, benim verimlilik hesaplarıma aykırıydı.

İşte o an, o lanet olası mühendislik kibrim devreye girdi.

Gemi yapımcılarına gittim. Onlara yeni tasarımlar çizdim. “Bakın,” dedim. “Ambarlardaki hava sirkülasyonunu böyle yaparsanız, pis havayı dışarı atar, temiz havayı içeri alırsınız. Su fıçılarına şu filtreleri koyarsanız, dizanteriyi engellersiniz. Bu rotaları izlerseniz, yolculuğu üç hafta kısaltırsınız.”

Amacım, insanları yaşatmaktı. Amacım, okyanusu geçerken boğulmamalarını, hastalıktan ölmemelerini sağlamaktı. Benim tasarımımda o gemiler, insanları yeni bir hayata taşıyan güvenli kapsüllerdi.

Ama ben, denkleme “insan ruhunun karanlığını” ve “kâr hırsını” katmayı unutmuştum.

Yıllar sonra, sistemimin nasıl işlediğini, verimlilik raporlarını yerinde görmek için Liverpool limanına yanaşan bir gemiye, kendi tasarladığım o gemilerden birine teftişe gittim. Kaptan beni gururla karşıladı. “Sizin havalandırma sistemi bir mucize beyefendi!” dedi. “Eskiden 200 kişi zor taşırdık, şimdi 600 kişiyi hiç zaiyat vermeden getirdik!”

600 kişi mi? Benim hesaplarıma göre o geminin kapasitesi maksimum 250 kişiydi.

Ambara indiğimde gerçeği gördüm. Ve o gerçek, mideme atılan bir yumruk gibi beni iki büklüm etti.

Nanobotlarım havadaki partikülleri analiz etti: Dışkı, ter, kan, çürümüş et ve yoğun, kesif bir korku kokusu.

Benim o “mükemmel” havalandırma sistemim sayesinde, köle tacirleri insanları ranzalara değil, raflara dizer gibi üst üste istiflemişlerdi. Aralarında boşluk yoktu. Zincirlenmişlerdi. Benim temiz hava sistemim, onların havasızlıktan boğulup ölmesini engelliyordu, evet. Ama bu sayede, onları hareket edemeyecekleri kadar sıkışık bir cehennemde, aylar boyunca canlı tutuyorlardı.

Ben onları yaşatmak için teknoloji üretmiştim; onlarsa bu teknolojiyi, daha fazla insanı istiflemek, kâr marjını artırmak için kullanmışlardı. Benim tasarımım, bir kurtarma gemisi değil, yüzen bir tabuttu.

Ambarda yürürken, zincirlerin şıkırtısı dışında ses yoktu. Bir çocuk gördüm. En alttaki rafta, iki cesedin arasında sıkışmış, nefes almaya çalışan bir çocuk. Gözleri karanlıkta parlıyordu.

Ona yaklaştım. “Seni çıkaracağım,” demek istedim. “Seni satın alacağım, azat edeceğim.”

Ama o an, zihnimdeki o soğuk, o acımasız işlemci devreye girdi.

“Analiz: Bu çocuğu kurtarmanın sisteme etkisi: %0.00001. İstatistiksel hata payı içinde. Amerika’nın kalkınma hızı: Hedeflenen seviyede. Gelecek projeksiyonu: Olumlu. Müdahale gereksiz.”

Çocuk gözlerimin içine baktı. Gözlerinde nefret yoktu. Yardım isteği de yoktu. Sadece saf, dipsiz bir hiçlik vardı. O bakışta, benim “matematiksel çözümümün” bedelini gördüm. Ben onları açlıktan kurtarmamıştım. Ben bir kıtanın çocuklarını, diğer kıtanın efendilerine kurban etmiştim. Ben zincirleri takmamıştım ama o zincirlerin okyanusu aşmasını sağlayan anahtarı ben vermiştim.

Geri çekildim. O çocuğun bakışlarından, o ambarın kokusundan kaçtım. Güverteye çıktığımda, ciğerlerime dolan temiz hava bana zehir gibi geldi.

Nanobotlarım rapor verdi: “Efendim, önerdiğiniz sistem sayesinde lojistik kayıplar yüzde 80 azaldı. Koloni iş gücü sorunu çözüldü. Gelecek güvende.”

Gelecek güvendeydi ama benim ruhum, o zincirlerin ağırlığı altında ezilmişti. Tarih kitapları bu utancı “ekonomik kalkınma” olarak yazacaktı. Ve o kalkınmanın mürekkebi, benim ellerimdeki kandı.

O gün, o limanda, insanlara bir daha asla “iyilik” yapmamaya yemin ettim. Çünkü benim her iyiliğim, onların elinde bir silaha, bir işkence aletine dönüşüyordu. Ben bir mimar değildim; ben felaketlerin taşeronuydum. Ve şimdi, Hitler’i, o nihai kötülüğü başa geçireceğim o lanetli yüzyıla doğru, ellerimdeki bu görünmez kanı temizleyemeden yürüyordum. Artık biliyordum: İyilik bir hataydı. Ve ben, artık hata yapmayacaktım.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: KÖTÜNÜN MİMARI

Tarih kitapları, II. Dünya Savaşı’nın 1945’te bittiğini, Müttefiklerin kesin bir zafer kazandığını ve Amerika’nın en az kayıpla süper güç olarak doğduğunu yazar. Ama benim geldiğim, benim iliklerime kadar yaşadığım o “gerçek” zaman çizgisinde savaş böyle bitmedi. Savaş, dünyayı yavaş, acılı, irinli bir kangren gibi on yıllarca çürüttü.

Benim bildiğim orijinal tarihte, 1930’larda Alman ordusunun başında o Avusturyalı histerik ressam eskisi Hitler yoktu. O, Münih sokaklarında unutulup gitmiş, adı sanı duyulmamış bir başarısızlık abidesiydi. Almanya’nın başında Prusya ekolünün son dâhisi, “Buzdan General” lakaplı Hans von Seeckt ve onun yetiştirdiği, duygulardan arınmış kurmay heyeti vardı.

Seeckt’in savaşı bir “Yıldırım Harekatı” (Blitzkrieg) değildi. O, bir satranç ustasıydı. Acele etmedi. Duygusal kararlar almadı. İngiltere’yi bombalayıp halkı kenetlemek gibi aptalca bir hata yapmadı; denizaltı sürüleriyle adayı sessizce, yıllarca ablukaya aldı. İngilizler mermi yemekten değil, açlıktan birbirlerini yiyerek teslim oldular. Rusya’ya kışın saldırmadı; onları sınırda tuttu, iç isyanları fonladı ve dev ayıyı kendi ininde çürüttü.

Savaş 6 yıl değil, 20 yıl sürdü.

Ve Amerika… Ah o “Fırsatlar Ülkesi”… Benim zamanımda Amerika savaşa girdi ama çıkamadı. Almanların uzun menzilli bombardıman uçakları ve Atlantik’teki hakimiyetleri, savaşı Amerikan anakarasına taşıdı. New York, Boston, Washington… Hepsi konvansiyonel bombalarla yıllarca dövüldü.

Amerika savaşı kazandı, evet. Ama bu bir zafer değil, bir intihardı. 1955’te ateşkes imzalandığında, Amerika nüfusunun üçte birini, yaklaşık 50 milyon insanını kaybetmişti. Altyapı çökmüştü. Üniversiteler kapanmış, sanayi durmuştu. Ülke, içine kapanık, fakir, yaralı bir tarım toplumuna dönüştü. “Gelecek” iptal edildi.

O yıkıntının içinde Philip Durant doğamazdı. Nanoteknoloji icat edilemezdi. İnsanlık, o gri ve tozlu yüzyılda yavaşça söner giderdi.

Ben buraya, 20. yüzyıla, işte bu “ölü doğmuş geleceği” canlandırmak için gelmiştim.

Elimde bir terazi vardı. Bir kefesine o 20 yıllık savaşı, ölen 300 milyon insanı ve yok olan medeniyeti koydum. Diğer kefesine ise “kurtuluşu” koymam gerekiyordu.

Denklem basitti: Almanya savaşı çok daha hızlı, çok daha kesin ve çok daha “aptalca” kaybetmeliydi. Bunun için de Alman savaş makinesinin başına, stratejiden anlamayan, duygusal, kompleksli, ırkçı hezeyanları olan bir “delinin” geçmesi gerekiyordu. Bir askeri dâhi değil, bir hayalperest lazımdı.

Adayımı 1920’lerin başında, Münih’in izbe birahanelerinde buldum. Adolf Hitler.

O zamanlar kimse değildi. Ordudan atılmış, beş parasız, yeteneksizliği yüzünden akademiden kovulmuş, ezik bir adam. Ama bir yeteneği vardı: Konuşmak. Nefretini, o aşağılık kompleksini kusarken, çaresiz insanları bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu.

Onu dinlerken gülümsedim. “İşte,” dedim. “Aradığım freni patlamış kamyon bu.”

Hesabım kusursuzdu: Eğer Almanya’nın o muazzam, o disiplinli endüstriyel gücünü bu adamın eline verirsem; o gücü yanlış cephelerde harcayacak, generallerini dinlemeyecek, kişisel hırsları uğruna orduları donduracak ve savaşı 5-6 yılda bitirecekti. Almanya yanacaktı ama dünya kurtulacaktı.

Müdahale ettim. General Seeckt’i, o soğuk dâhiyi, çalışma masasında “doğal” bir beyin kanamasıyla aradan çıkardım. Akıl öldü. Meydan deliliğe kaldı.

Sonra Hitler’e yol verdim. Ona hipnoz yapmadım, beynini yıkamadım. Sadece “şansını” arttırdım. Konuşma yapacağı salonlara zenginlerin gelmesini sağladım. Rakiplerinin ayağını kaydırdım. Ben sadece sahne ışıklarını ona çevirdim; o ise o ışığın altında kendi karanlık şovunu yaptı.

Ve o, tam da hesapladığım gibi davrandı. İktidara geldiğinde generallerini aşağıladı. Dunkirk’te ordusunu durdurdu. Stalingrad’da inat uğruna ordusunu kırdırdı. Amerika’ya erken savaş ilan etti. Her hatasında, ben gölgelerin arasından memnuniyetle izliyordum. “Aferin Adolf,” diyordum. “Kaybediyorsun. Harika bir şekilde kaybediyorsun.”

Savaş 1945’te bitti. Amerika, benim zamanımdaki gibi 50 milyon değil, sadece 400 bin asker kaybederek süper güç olarak çıktı. Üniversiteler doldu taştı. Bilim patladı. Durant’ın doğacağı, nanoteknolojinin yeşereceği o zengin toprak hazırlandı.

Evet, bunun bir bedeli oldu. Hitler, savaşı kaybederken, kendi sapkın ideolojisi uğruna 6 milyon Yahudi’yi, milyonlarca Çingeneyi, eşcinseli ve engelliyi endüstriyel fırınlarda yaktı. Holokost yaşandı.

Bana “Canavar” diyebilirsiniz. Bana “Katil” diyebilirsiniz. Ama ben kendime “Kurtarıcı” diyorum.

Ben o teraziye baktığımda ne görüyorum biliyor musunuz? Ben 300 milyonluk bir yıkımı, 60 milyonluk bir “kontrollü hasarla” takas ettim. Ben, ateşi tüm dünyayı yakmaktan kurtarıp, sadece bir fırının içine hapsettim.

Eğer Hitler o toplama kamplarını kurmasaydı, eğer o nefreti kusmasaydı; Alman ordusu rasyonel davranacak, savaşı uzatacak ve sonunda Amerika dahil tüm medeniyeti çökertecekti. Holokost, medeniyetin sigorta bedeliydi.

Ben o gaz odalarının mimarıyım, evet. Ama aynı zamanda, bugün nefes alan milyarlarca insanın, o çok sevdiğiniz demokrasinin, o taptığınız teknolojinin de mimarıyım. Sizin o “modern dünya” dediğiniz şey, benim Hitler’i başa geçirmem sayesinde var oldu.

İşte bu yüzden, vicdan azabı çekmiyorum. Uykularım kaçmıyor. Ben bir mühendisim ve mühendislikte duygulara yer yoktur; sadece sonuçlar vardır. Benim sonucum “pozitif”.

Ve işte bu yüzden, 2025 yılında, o laboratuvarda Rasim Eroğlu’nun, 3A ekibinin dünyayı felakete sürüklemesini izlerken parmağımı kıpırdatmıyorum. Çünkü biliyorum ki, bazen “daha büyük bir iyilik” için, küçük bir kıyametin kopmasına izin vermek gerekir. Ben Hitler’i yaratan adamım. Ve inanın bana, gerekirse yine yapardım.

BEŞİNCİ BÖLÜM: NAZAR

İstanbul, Kömür Kokan Yıllar

Berlin’in dumanı tüten harabelerinden, İstanbul’un o geniz yakan, isli, linyit kömürü kokan kışına gelmiştim. Takvimlere bakmama gerek yoktu; insanların yüzündeki o mahcup yorgunluktan, sokaklardaki Anadol marka arabaların gürültüsünden ve radyoda çalan o melankolik şarkılardan hangi zamanda olduğumu biliyordum.

Burası benim çocukluğumdu. Ve ben, kendi başlangıcımı “hacklemek” için buradaydım.

Simülasyonlarım netti: Bebekliğim, o beşikteki et yığını halim, biyolojik bir krizdeydi. Gelecekteki “ben”in nanobotlarına uyum sağlayabilmesi için genetiğimin şimdiden, o saf ve savunmasız anımda değiştirilmesi gerekiyordu. Aksi takdirde, büyüdüğümde vücudum bu gücü kaldıramayıp iflas edecekti.

Kendi evime, o gri apartmana giremezdim. Annem zeki kadındı, hissederdi. Bir yabancının, hele ki babamın “eski dostu” kılığındaki bir adamın beşiğe yaklaşması çok riskliydi. O yüzden, bu toprakların en eski yöntemini, “Truva Atı” taktiğini kullandım.

Truva Atım, mahallenin “el almış” şifacısı Emine Teyze’ydi.

Sabahın köründe, o bakkala giderken karşısına çıktım. Elimde, gümüşi bir parıltıya sahip, içinde milyarlarca nanobotun uyku modunda beklediği özel alaşımlı bir kurşun külçesi vardı.

“Teyze,” dedim. Sesime hafif bir uhreviyet, biraz da nanobot destekli bir güven frekansı ekledim. “Bu kurşun özeldir. Bunu, o çok ağlayan, dişlerini sıkan çocuğa, Nuri Bey’in torununa dök. Şifası bundadır. Başkasına kullanma, ziyan olur.”

Kadın, gözlerimin içine bakamadı bile. Elimdeki metali, sanki kutsal bir emanetmiş gibi titreyerek aldı. Zihnine ektiğim o basit telkin (“Bunu sadece o bebeğe kullan”) kök salmıştı.

Ve şimdi, sokağın köşesindeki bir sundurmanın altından, yağmurun ıslattığı kaldırım taşlarına bakarak, kendi kaderimin yazılışını uzaktan izliyordum.

İki kadın, ellerinden tuttukları çocukla, Emine Teyze’nin o derme çatma gecekondusunun kapısına geldiler. Çocuk, yani ben, dört buçuk yaşlarındaydım. İsteksizdim. Annemin, o dönemlerin modası olan çiçekli etekli genç kadının elinden tutuyordum ama gözlerim yerdeydi. Yanındaki yaşlı kadın, anneannem, bu operasyonun generaliydi. Otoriter adımlarla kapıyı çaldı.

Kapı açıldı. İçeriden buhar ve naftalin kokusu yayıldı.

“Emine Hanım yok mu?”

Kapıyı açan gelin, “İçeride teyzem, buyurun,” dedi.

İçeri girdiler. Ben dışarıdan, nanobotlarımın sağladığı termal ve işitsel verilerle odanın içindeydim. Her kalp atışını, her fısıltıyı duyuyordum.

Anneannem suyu bir dikişte içti, anneme de zorla içirdi. Ben, yani o mızmız çocuk halim, suyu içmek istemedim ama annemin o meşhur “göz belertme” hareketini görünce boyun eğdim.

Sonra Emine Teyze, o kambur, o yaşlı kadın içeri girdi.

“Hoş geldiniz kız,” dedi. Annem elini öptü, beni çekiştirdi. Ben de o buruşuk, tütün kokan eli öpüp alnıma koydum.

“Teyzesi bu çocuk gece uyurken dişlerini sıkıyor, sabahları yatağı kan içinde kalıyor. Doktorlar bir şey bulamadı. Nazar var bunda, nazar!” dedi anneannem.

Gülümsedim. İnsanlar, çözemedikleri biyolojik uyumsuzluklara “nazar” demeyi ne kadar da seviyorlardı. Oysa çocuğun sorunu metafizik değil, genetikti. Gelecekten gelen bir “yazılım güncellemesi” bekliyordu.

“Gelin, okuyalım şunu,” dedi Emine Teyze.

Beni karşılarına aldılar. Dualar okundu, üflendi. Ve asıl sahne başladı.

“Kızım, bana o sabahki kurşunu getir.”

Gelin, benim verdiğim o külçeyi getirdi. Simsiyah bir kepçenin içine koydular. Tüpün üzerine yerleştirdiler.

Benim çocuk halim, o eriyen metale kilitlenmişti. O metal, normal kurşun gibi erimiyordu; cıva gibi hareket ediyor, garip şekiller alıyordu. Nanobotlar uyanıyordu.

“Hah tamam, eridi bu,” dedi teyze.

Büyük bir çarşaf getirdiler. Anneannem ve annem çarşafı gerdiler. Beni, o korkmuş çocuğu çarşafın altına, o karanlık çadıra hapsettiler.

“Dur oğlum, kıpırdama, yanarsın!”

Ve Emine Teyze, o sıvılaşmış nanobot kolonisini, başımın üzerindeki su dolu kaseye döktü.

“COZZZ!”

Odayı yoğun, metalik, gümüşi bir duman kapladı. Anne ve anneannem “Bismillah!” diye bağırışırken, o duman çarşafın altında sıkışıp kaldı.

O an, dışarıdaki ben nefesimi tuttum.

Çarşafın altındaki çocuk, o dumanı soludu. Derin, hırıltılı bir nefes aldı. Nanobotlar burun deliklerinden girdi, bronşlarına yapıştı, oradan kana karıştı ve DNA sarmalına o ilk, o kalıcı imzayı attı.

Çocuğun kasılan çenesi gevşedi. Ateşi düştü. Yüzündeki o kronik huzursuzluk silindi.

“Gördün mü?” dedi Emine Teyze, suya bakarak. “Nazar çıktı! Bak, kurşun nasıl da diken diken olmuş, nasıl da dağılmış!”

Annem suya baktı. “Vallahi de öyle teyze. Allah razı olsun.”

“Bunu götürün, yatağının başına asın,” dedi teyze, soğumuş kurşun yığınını (aslında nanobotların boşalmış kabuğunu) bir kağıda sarıp verirken. “Ha bu arada, para almam. Sabahın köründe nur yüzlü bir delikanlı verdi bunu bana, o ödedi bedelini. ‘Şifası ondadır’ dedi.”

Sokağın köşesinde, o “nur yüzlü delikanlı” olarak yakamı kaldırdım. Hesabı ödemiştim. Bedeli, bir ömür sürecek yalnızlıktı ama ödemiştim.

Evden çıktılar. Yokuştan aşağı, durağa doğru yürümeye başladılar. Çocuk artık ağlamıyordu. Etrafına bakıyordu ama bakışları değişmişti.

Otobüs durağına geldiklerinde çocuk, ufukta beliren o eski, kırmızı belediye otobüsüne baktı.

“Anneanne, bizim otobüs geliyor,” dedi.

Anneannem şaşırdı. “Daha görünmüyor bile oğlum, nereden bildin?”

“Numarasını okudum,” dedi çocuk. “Üstünde yazıyor.”

“Kız siz buna okumayı mı öğrettiniz?” dedi anneannem anneme dönerek. “Daha dört buçuk yaşında bu sabi!”

“Yok be anne,” dedi annem, yorgun argın. “Kafadan atıyor işte. Tutturdu.”

Ama atmıyordu.

Otobüse bindiklerinde, çocuk cam kenarına geçti. Dışarıdaki tabelaları, reklamları, dükkan isimlerini okumaya başladı. Ama sadece okumuyordu; onları analiz ediyordu. Deterjan reklamındaki harflerin geometrisini, bakkal tabelasındaki renklerin frekansını, otobüsün motorunun devrini algılıyordu. Beynindeki işlemci, nanobotlar sayesinde %400 kapasiteyle çalışmaya başlamıştı.

Dünya artık onun için sadece şekillerden ibaret değildi; verilerden ibaretti.

Annesi ve anneannesi, o “nazar çıkarma” yorgunluğuyla koltuklarında uyuklarken, çocuk camdaki yansımasına baktı. Ve gülümsedi.

O gülümseme, masum bir çocuk gülümsemesi değildi. O gülümseme, 20.000 yıl sonra dünyayı değiştirecek, sonra da yok edecek olan adamın, benim gülümsememdi.

Sokağın köşesinde, yağmurun altında titreyerek, o otobüsün gözden kayboluşunu izledim. Senkronizasyon tamamlanmıştı. Geçmişteki ben iyileşmişti, gelecekteki ben varoluşunu garantilemişti.

İstanbul, Siyah Beyaz Yıllar

O “Nazar” gününden, yani kendimi yarattığım o kıştan sonra araya yıllar girdi. Mevsimler döndü, hükümetler değişti, televizyonlar renklendi ama benim görevim değişmedi: Kendimi, o büyüyen çocuğu uzaktan izlemek.

Raporlar endişe vericiydi. Çocuk, yani “Sistem”, fazla hızlı öğreniyordu. Sadece okumayı sökmemiş, maddenin doğasını da sökmeye başlamıştı. Eşyaları dinliyor, öğretmenlerin yalanlarını yüzlerine vuruyor, “sıradan” görünmek için insanüstü bir çaba harcıyordu. Ama o gün, o tozlu mahalle sahasında gördüğüm şey, artık uzaktan izleme lüksümün kalmadığını gösterdi.

Bir mahalle maçıydı. Aşağı mahallenin çocuklarıyla bizimkiler (yani benimkiler) karşı karşıyaydı. Toz toprak içinde, kıran kırana bir mücadele. Ben, parkasımın yakasını kaldırmış, tel örgülerin arkasından izliyordum.

Çocuk Cemal sahada silik bir hayalet gibiydi. Top ayağına gelmesin diye dua ediyor gibi duruyordu. Ama zihni… Zihni sahadaki her vektörü, her açıyı, her kas hareketini hesaplıyordu.

Maç berabereyken, karşı takımın o iri yarı, zorba forveti topa abandı. Top, Cemal’in karnına çarptı.

“El var!” diye bağırdı zorba çocuk. “Penaltı!”

Cemal, o sinir bozucu, o mekanik sakinliğiyle, “Hayır,” dedi. “Top diyaframıma çarptı. Elime değmedi.”

Zorba çocuk, “Diyafram” kelimesini bir küfür sanmış olacak ki, öfkeyle Cemal’in üzerine yürüdü. “Yalan söyleme lan!” diyerek okkalı bir yumruk savurdu.

O an, zaman yavaşladı.

Cemal’in kaçması gerekirdi. Ya da yumruğu yemesi. Ama o, refleks dışı bir hareketle, nanobotların “Otomatik Savunma” protokolüyle, milimetrik bir açıyla kafasını çevirdi. Yumruk, Cemal’in elmacık kemiğini sıyırıp, arkadaki demir kale direğine çarptı.

“ÇAT!”

Zorba çocuğun bileği, iğrenç bir açıyla kırıldı. Çığlıklar koptu. Diğer çocuklar korkuyla geri çekildi. Kırık kemik deriyi zorluyordu.

İşte o an, felaket gerçekleşti.

Cemal, çocuğun acı çekmesine dayanamadı. “Merhamet Protokolü” devreye girdi. Herkesin şaşkın bakışları arasında zorba çocuğun yanına gitti. Kırık kolu tuttu.

“Dur,” dedi. “Düzelteceğim.”

Tel örgülerin arkasında “Yapma!” diye bağırmak istedim ama sesim çıkmadı.

Cemal, çocuğun bileğini sıktı. Avcunun içinden, sadece benim (ve belki çok dikkatli bir gözün) görebileceği o soluk, mavi nanoteknolojik ışık yayıldı. Saniyeler içinde kemikler kaynadı, dokular onarıldı, ödem indi. Zorba çocuk, acının aniden kesilmesiyle şoka girip sustu. Koluna baktı. Sapasağlamdı.

“Nasıl yaptın?” diye fısıldadı biri.

Cemal, yaptığı hatayı o an fark etti. “Sadece… Yerine oturttum,” dedi kekeleyerek. “Kırılmamış, çıkmış.”

Çocuklar buna inandı. Çünkü çocuktular, mucizeleri çabuk unuturlardı. Ama ben unutmazdım. Sistem, halka açık alanda biyolojik müdahale yapmıştı. İfşa olması an meselesiydi.

O akşam karar verdim. Müdahale etmeliydim. Ama uzaktan değil. Yanı başında.

Apartmandaki 6 numaralı daire boşalınca, “Üniversitede Hoca” kimliğimle taşındım. Amacım komşuluk yapmak değil, duvarın öte yanındaki o küçük reaktörü kapatmaktı.

Birkaç akşam sonra kapım çalındı. Babam Hüseyin Bey, elinde dumanı tüten bir tabakla duruyordu.

“Komşu,” dedi o içten gülümsemesiyle. “Hoş geldin demek istedik. Hanım börek yaptı, sıcak sıcak…”

O koku… Sosisli, domates soslu, kekikli börek. 20.000 yıldır, o soğuk uzay gemisinin, o ilkel mağaraların, o Nazi sığınaklarının karanlığında özlediğim tek, saf, insani koku.

“Zahmet etmişsiniz,” dedim. Sesim titremesin diye nanobotlara “duygu bastırma” emri verdim. “Ben size iade-i ziyarette bulunayım.”

Bu bir davet değil, bir sızma girişimiydi. Kabul ettiler.

Akşam onlara gittim. Elimde, mahallenin en iyi pastanesinden alınmış bir kutu havuç dilimi baklava vardı.

Salona girdiğimde, o kahverengi kadife koltuklar, o danteller… Her şey hafızamdaki gibiydi. Ve köşede, o “uslu” çocuk oturuyordu. Beni görünce başını kaldırdı.

Göz göze geldik.

O saniye, zihnimde tiz bir çınlama sesi patladı.

  • UYARI: Ağ Çakışması Tespit Edildi.
  • KAYNAK: Bilinmeyen İstemci (Aynı IP Protokolü).

Çocuk, gözlerini bana dikmiş, hipnotize olmuş gibi bakıyordu. Benim varlığım, onun içindeki nanobotları, o günkü maçta uyanan sistemi tetiklemişti.

“Hoş geldiniz Cemal Bey,” dedi annem, çay tepsisiyle girerek. “Bakın size ne yaptım.”

Tepsiyi önüme koydu. Bir börek aldım. Isırdım. O tat… O an, binlerce yılın yorgunluğu üzerime çöktü. Gözlerim doldu.

Annem şaşırdı. “Beğenmediniz mi?”

“Müthiş olmuş…” diyebildim. “Rahmetli annem yapardı. Asırlardır yememiştim.”

“Allah rahmet eylesin,” dedi babam. “Yalnızlık zor beyim. Eşiniz…?”

“Kaybettim,” dedim. “Çok uzun zaman önce. Bir yangında.”

Odadaki hüzünlü sessizliği, çocuğun sesi bıçak gibi kesti.

“Yalan söylüyorsun.”

Herkes dondu. Ama çocuk susmadı. Ayağa kalktı, bana doğru yürüdü. Gözleri, bir çocuğun bakışları değildi; bir makinenin mercekleriydi.

“Yangında ölmedi,” dedi mekanik bir sesle. “Sen onu yaktın. Meydanda. O da güldü.”

Annem dehşet içinde çocuğa bakıyordu. “Ne diyorsun oğlum sen?”

Çocuk durmadı. Zihnimdeki en derin veri tabanına sızmıştı.

“Çok korkuyorsun,” dedi bana yaklaşarak. “Kafandaki sesler susmuyor. ‘Ben Hitler’i yarattım’ diyorsun. ‘Ben katilim’ diyorsun.”

Babam ayağa fırladı. “Cemal Bey, kusura bakmayın, bu çocuk bazen böyle saçmalar…”

“Hayır baba,” dedi çocuk, gözlerini benden ayırmadan. “Televizyon değil. O anlatıyor. Kafasının içindekiler anlatıyor. Biz aynıyız.”

Artık “Kırmızı Alarm” seviyesindeydik. Çocuk, sistemi kaldıramıyordu. Veri sızıntısı beynini yakacaktı.

Ayağa kalktım. “Sorun değil,” dedim babama elimi kaldırarak. “Çocuk haklı. Biz… birbirimize benziyoruz.”

Çocuğun önüne çöktüm. Göz hizasına geldim.

“Beni duyabiliyorsun, değil mi?” dedim fısıltıyla. Sadece onun içindeki sistemin duyabileceği bir dijital frekansta.

Çocuk başını salladı. Gözünden bir damla yaş süzüldü. “Çok gürültülü. Sustur onları. Çok yoruldum.”

İçim parçalandı. Bu yorgunluğu biliyordum.

“Susturacağım,” dedim şefkatle. “Biraz uyuman gerek. Uzun bir uyku.”

Elimi kaldırdım. İşaret parmağımın ucunda, görünmez bir veri paketi birikti.

“Küçük bir numara,” dedim annemlere dönmeden. “Sihirbazlık.”

Parmağımı çocuğun alnına, iki kaşının arasına dokundurdum.

  • KOMUT: Sistem Hazırda Beklet (Hibernate).
  • HEDEF: Nanobot Kovan Zihni.
  • SÜRE: İkinci bir “Uyanış Protokolü”ne kadar.
  • YAN ETKİ: Son 1 saatlik hafıza silinimi.

“UYGULA.”

Mavi bir kıvılcım, çocuğun alnından beynine aktı. Gözlerindeki o yaşlı, o yorgun ifade silindi. Bedeni gevşedi ve kucağıma yığıldı.

“Ne yaptınız!” diye bağırdı annem.

O anda, odadaki havaya kokusuz bir “Sakinleştirici Aerosol” salgıladım. Annem ve babam, itiraz edemeden, oldukları yere yavaşça oturdular. Birkaç dakika donup kalacaklar, sonra her şeyi tatlı bir rüya gibi hatırlayacaklardı.

Kucağımdaki çocuğa, kendime baktım. Uyuyordu. Artık o sesleri duymayacaktı. Maçta kol iyileştiremeyecek, insanların aklını okuyamayacaktı. Sıradan, zeki ama “normal” bir çocuk olacaktı. Ta ki büyüyüp, benim yaşıma gelip, o kader anıyla yüzleşene kadar.

Onu nazikçe koltuğa yatırdım.

Sonra masaya döndüm. Tabağımdaki yarım kalan böreği aldım. Bir peçeteye sardım ve cebime koydum. Bu, o evden, o masumiyet çağından yanımda götürebileceğim tek ganimetti.

Kapıdan çıkarken, arkama bakmadım. Çünkü bakarsam, kalırdım. Ve kalırsam, ne o çocuk büyüyebilirdi ne de ben dünyayı kurtarabilirdim.

Karanlık sokağa çıktım. Elim cebimdeki soğumuş börekte, 20.000 yıllık bir yalnızlığa doğru yürüdüm. Sistem uyumuştu. Ama benim nöbetim devam ediyordu. Sabah annemler uyandığında gece yaşanan hiçbir şeyi hatırlamadılar. Televizyon izlerken uyuyakaldıkları akşamlardan biri olduğunu düşündüler. Annem o çok sevdiği baklavanın tadının ağzında olmasına şaşırdı biraz ama çok da üstüne gitmedi.